Tam Sayı (PDF)

Editörden
1.311 887

Öz


dığı haksızlığı ispatlar nitelikte karşımıza çıkmakta- dır. Sosyal alanlarda modellemeyi etkileyen “değiş- kenler” konusu, ilk anda “soruna” dönüşmüş gö- rünmektedir. Aslında aynı sorun hem de kocaman bir şekilde “bilinmezlik”1 oranında doğal bilimlerin 1 Ian Marshall-Danah Zohar, Kim Korkar Schrödiner’in Kedisinden, İstanbul, 2002, s. 95

Tam metin:

PDF

Referanslar


BERKTAY, H.- HASSAN, Ü-ÖDEKAN, A.; Türkiye Tarihi I, Cem Yay., İstanbul, 1995.

CHALLAYE, Félicien, Dinler Tarihi, (çev. S. Tiryakioğlu) Varlık Yay. İstanbul, 1960.

ERGİN, Muharrem; Dede Korkut Hikayeleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1995.

ESİN, Emel; İslamiyetten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, Ed. Fak. Yay., İstanbul, 1978.

İNAN, Abdulkadir; Makaleler ve İncelemeler I., II, Ankara, 1987.

____; Şamanizm, Ankara, 1954.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü, Boğaziçi Yay., İstan- bul, 1993.

ÖGEL, Bahaeddin; Türk Mitolojisi II, TTK, Ankara, 1993.

____; Erzurum Anıtlarında Eski Altay-Türk San’atının İzleri, Erzu- rum Halkevi Yay., Erzurum, 1947.

ÖNEY, Gönül; Anadolu Selçuklu Mimarisinde Avcı Kuşlar, TTK Yay., Ankara, 1972.

SEPETÇİOĞLU, M. Necati; Karşılaştırmalı Türk Destanları, Ak- ran Yay., İstanbul, 1990.

Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr. Şükrü ELÇİN Armağanı, TKAE Yay., Ankara, 1993. Dipnotlar:

CHALLAYE, Félicien; Dinler Tarihi, (çev. S. Tiryakioğlu) Varlık Yay. İstanbul, 1960, s.22.

bk. CHALLAYE, age. “Animizm” maddesi, s.21.

KAFESOĞLU, İbrahim; Türk Millî Kültürü, Boğaziçi Yay., İs- tanbul, 1993, s.284.

ESİN, Eme;, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, Ed. Fak. Yay., İstanbul, 1978, s.37.

ÖGEL, Bahaeddin; Türk Mitolojisi I, II, TTK, Ankara, 1993 s.329.

SEPETÇİOĞLU, M. Necati; Karşılaştırmalı Türk Destanları, Akran Yay., İstanbul, 1990, s.115.

MOLLOVA, Mefkure; “Bir Şathiye ve Bir Bilmecede Kaz Kül- tü”, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr, Ş. ELÇİN Armağa- nı, TKAE, Ankara, 1993, s.269.

ESİN, E., age., s.40.

İNAN, Abdulkadir; Makaleler ve İncelemeler I., TTK, Ank., 1987, s.350.

“Togrıl” bir alıcı kuş adıdır. Çingiz Han çağında, Togrıl kuşu ve onunla ilgili söylentiler, “Çingiz Han kültür çevresi”ne mal edilmişti. Tarihçi Reşidü’d-din’e göre “Togrıl kuşu, çok kor- kunç bir kuş idi. Anka kuşu gibiydi.” Ayrıntılı bilgi için bk. ÖGEL, age. I, s. 131.

ESİN, E., age, s.81.

ÖGEL, age., s.129.

ÖGEL, age.,II.c, s.289.

İNAN, Abdulkadir, Şamanizm, Ankara, 1954, s.165, 116.

ERGİN, Muharrem; Dede Korkut Hikayeleri, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1995, s.134.

KAFESOĞLU, age., s.286.

ÖNEY, G., Anadolu Selçuklu Mimarisinde Avcı Kuşlar, TTK, Malazgirt Armağanı, Ankara, 1972, s.166

ÖGEL, age.,II. C, 8.286.

BERKTAY, H.- HASSAN, Ü-ÖDEKAN, A., Türkiye Tarihi I, Cem Yay., İstanbul, 1995, 8.453.

‘acı veren’ his bulutları, Bir sis perdesi gibi üzerimize çökmüş inti- baını veriyor… *** Köyümüz, şehrimiz, coğrafyamız ve biz

Türkler, “ben gurbette değilim/gurbet benim içimde”

diyebilecek derecede bir haletiruhiyenin içeri

Bedrettin KELEŞTİMUR

sinde hayatı sürekli gurbetle sıla bir medceziri yaşamıştır. Öyle ki tarihte Türkler kadar yer, iklim, coğ

rafya değiştiren ikinci bir millet gösterilemez O fetih şuuru değil midir ki “gurbeti vatan”

“hasreti kendisine yâr” yapmıştır Hüseyin Kaya bir şiirinde ne diyor: “Kalbimden başka bir vatan gel göster ey yâr bana Gurbet olur billâh olmadığın her diyar bana” *** Bir zat ne diyor: “İnsan bir yolcudur. Çocuk

luktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan

kabre, kabirden haşire, haşirden ebede kadar yolcu

luğu devam eder.” O yolculuğun en ihtişamlı zamanı, ‘çocuk

luktan gençliğe…’ doğru uzanan kesittir. Ayrılıktan uzak duyguların paylaşıldığı sım

sıcak geçen yıllardır. Şefkati soluklarsınız… Masum gözlerle sokağınızı, mahallenizi gö

nül talanı yaparsınız… Okulunuza uzanan yolların sıcaklığında

adımlarınız daha da cüretlidir… Hele o bayram sabahı, unutulmayacak bir

merhamet salıncağı gibidir… Hayatınızı şekillendiren mahalleniz… Oradaki dünyanız bir büyük duygu saltana- tına dönüşür Bir bahar sıcaklığı kadar içimize çektiğimiz

toprak kokusu, soluduğumuz şehrin havası ne

kadar mübarekmiş meğer Şefkat dolu nazarların bir küheylan nehir

misali çağladığı zaman hey diyeceğimiz geliyor içimizden Velhasıl birlikte olduğumuz en yakınımız

dan en uzağımıza kadar insanımızın dağ gibi

dalgaların aramıza girerek bizlerden nasıl kopa

rarak ‘gurbet…’ denilen bir yolculuğa mahkûm

ettiğini düşündükçe içim cız eder Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Gurbet şiirinden bir dörtlük: “Garibim, her taraf bana yabancı Dertliyim, çekinme doldur be hancı İlk önce kımıldar hafif bir sancı Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş” *** Cumhuriyet döneminin Türkiye’sinde gali- ba ‘gurbet bir içli türküdür’ Tarihin, ‘kartal yuvası’ dediği Harput

Kalesi’nden, ‘Balak dolu bakışlarla…’ düm

düz uzanan ovayı düşlerinize taşıdığınızda,

‘aman Allah’ım diyeceksiniz; bu yerlerden

Çanakkale’ye, Yemen’e, Sarıkamış’a uzanan

o metanetli yollar nasıl ebrulu bir koku yayar çevresine O gül kokulu rayihalarla bizler, Cumhuriye- te geldik… Tarihin en kadim sayfalarını çevirmeye baş- ladık Bitti mi kaygılarımız, bittimi hicranları- mız… 1927 tarihinde, özelde Elâzığ’ın il nüfusu, 213 bindir… Elâzığ’ın merkez ilçe nüfusu ise, 34 bin ci- varındadır… Nüfusumuzun ancak yüzde yirmileri şehir

merkezlerinde ikamet etmektedir. Yüzde seksenleri ise, kırsal kesimlerde ya- şamaktadır… 1927 yılında Türkiye’nin nüfusu 13 milyon- dur… Bu nüfusun ise ancak, 3 milyon 300 binleri

şehir merkezlerinde yaşamaktadır… 2014 yılına geldiğimizde, bu tabloların ta

mamen değiştiğine şahit olacağız… ‘Göçlerle büyüyen bir Türkiye kompozis

yonu çizilecektir…’ Kırsal kesimlerden şehirlere doğru öyle sert

dalgalar vardır ki onu durdurmak mümkün de- ğil Ve şehirlerden daha büyük metropol şehir

Köksal CENGİZ (Niyazkâr)  GELİRİM

Üzgünlük yaşatmam bilsem acını

Beklenmedik anda çıkar gelirim.

Duysam eğer bana ihtiyacını,

Bütün engelleri yıkar gelirim.

Bilesin, binlerce gönlümü kırsan,

Ben mutlu olurum hâlimi sorsan

Dünyanın taa öbür ucunda olsan

Rüzgârlardan kanat takar gelirim.

Bilirsin gönüller kural tanımaz

Sevenler, sevgisiz bir an duramaz,

Beni senden başka kul durduramaz

İste, şimşeklerle çakar gelirim.

Düşünme, olursa benimle işin

Yanında olurum sözlerim peşin

Ne zaman nerede sıkışsa başın

En coşkun sularla akar gelirim. Recep ÇALKANER P olatlı’da yedek subay eğitimimiz bitmiş, ku- zulmuş, hayıflanır olmuşlardı. Birçokları da yangı- na körükle gidercesine güya onların üzüntülerine ortak oluyor, dertlerine dert katıyorlardı. Patnos gidilecek yer miydi? Kuş uçmaz, kervan geçmez, insanın yaşayamayacağı bir belde, acaba ne yapsa- lar da bunu değiştirmenin bir yolunu bulabilseler

Bu uğurda yapamayacakları maddi fedakârlığın hu- dudu yoktu. İşin enteresan tarafı, bu hâletiruhiye içinde kıv

rananların -ben dâhil- hiçbirimiz Ankara’dan öteye,

hele hele Sivas’tan daha doğuya geçmemiş, oraları

görmeyen ve bilmeyenlerdik. Tabi oralar hakkın

da, şüphesiz malumat sahibiydik, fakat bizzat gör

memiş, oralardan geçmemiştik, bilgilerimiz sadece

işitmeye matuftu. Bazı neşriyatların da kasıtlı ya

yınları, zihinlerimizde Doğu’yu yaşanılmaz, durul

maz bir yer olarak hayal etmemize sebep olmuştu. Hâlbuki sonraları Diyarbakır’da, Erzurum’da

ve Van’da görev yapmak nasip oldu. Oraları enine

boyuna görmek imkânına kavuştum. Hatta Kars’a,

Iğdır’a, Doğu Beyazıt’a ve Hakkari’ye de gittim.

Bazı neşriyatta yazıldığı gibi, oraları mahrumiyet

yerleri olarak bulmadım. Ne insanına yabancılık

çektim ne de bölgeye uyum sağlayamamak gibi bir

çekilmez ortamda buldum kendimi. Hele aradan

bunca yıl geçtikten sonra Doğu’nun çehresi kat be

kat eskiye nazaran daha da değişmiş durumda. İki hatıra: Sene 1975. Ergani’deyim (Diyar

bakır’ın ilçesi). Kahvehanenin bahçesinde çayımı

yudumluyorum. Hemen yanımda taksi durağı. Biri

geldi, çevre köylerden birine gitmek için taksiye

bindi. Fakat binmesiyle inmesi bir oldu Şoför de

şaşırmıştı. Hayretle müşterisine bakıyor, değişikli

ğe bir mana veremiyordu. “Niye vazgeçtin âbi?” diye

sorunca “Ben, teypsiz taksiye binmem ” demez mi? Şo

för taksiyi yeni aldığını, henüz teyp taktıramadığı

nı söylediyse de köylü öteki taksiye doğru yürüdü.

Hadise çok düşündürücü ve çarpıcıydı. Köylere

kadar motorlu taşıtların gidebilmesi ne kadar se

Gerçekten dağların tepesinde şirin, yemyeşil fakat

son derece modern lojman binaları. Kaloriferli, te

lefonlu, kantinli, velhasıl her türlü maddi ihtiyaçları

karşılanan şirin bir kasaba hüviyetinde. Mühendisi

miz bu imkânlar içinde. Ya işçimiz? Mühendis bir

arkadaşımı mezkûr işletmeye giderek ziyaret et

miş hatta krom madeninin yeraltına doğru uzanan

ocaklarına kadar inmiştim. Buralarda çalışanların

aldıkları ve alacakları elbette, alın terlerinin karşılı

ğı olarak azdır. Neyse biz asıl konumuza dönelim.

Mesai bitiminde bir işçi, ısrarla arkadaşı evine davet

etti. Zaten kendisi inançlı ve inancını yaşayan bir

mühendis olması hasebiyle, işçilerce çok sevilen ve

sayılan biriydi. Hatırını kıramadı. Düştük peşine.

Dağ tepe derken epeyce gittik. Nihayet, işte ora

da diyerek, önümüzde yükselen tepenin üstündeki

mütevazı evini gösterdi. Uzaktan sıradan bir köy evi görünümündeki

eve doğru, naçar düşe kalka ilerledik. İyice yorul

muştuk. Yorgunluğumuzu alacak demli bir çaya

hasret hâle gelmiştik. Nihayet eve buyur edildik.

İçeri girdik. O da ne gözlerimize inanamadık Dı

şarıdan asla ihtimal veremeyeceğimiz ve zaten te

penin başında olan bir ev için düşünemeyeceğimiz

konforla karşılaştık. Sanki bir köy evinde değil de

modern bir apartman dairesindeydik. Ne yalan

söyleyeyim, çok şaşırmıştık. Tepede tek başına ya

pılan bu evde her şey vardı. Kanepelerinden vitri

nine, radyosundan teybine kadar her şey. Biz bu memnuniyet verici şaşkınlığımızla lâl

kesilmişken, işçimiz biraz sonra mükellef bir yer

sofrasıyla içeri girmesin mi? Bu, daha büyük bir

hayrete gark etti bizi. Sofrada hiçbir şey eksik de

ğildi. Hani derler ya, bir kuş sütü yoktu o kadar.

Zengin sofranın başında, hem kahvaltı nevinden

yedik içtik, hem çaylarımızı yudumladık, hem de

güzel sohbetler yaptıktan sonra ayrıldık. Evet Doğu’da, dağ başında yaşayan işçimizin dahi, bizi sevindiren, daha da iyi olmalarını iste- diğimiz, içinde yaşadıkları mevcut imkânlar. Oysa

Ankara’dan öteye geçmeyenlerin zihninde ve hafı

zalarında Doğu gerçeği, insanlarımızın -o zamanki

bazı gazetelerin karikatürlerinde bile, sık sık yer

aldığı gibi- toprak altında, âdeta mağara hayatı ya

şadıkları şeklindeydi. Şimdilerde mümkün olsa da İstanbul’dan

Hakkari’ye kadar bir yolculuk yapsanız -ki ben,

bu güzergâhın devamlı yolcusuydum-. Özellikle,

yolculuğunuzun Doğu kısmını geceye denk getir

seniz, göreceksiniz ki Türkiyem pırıl pırıl. Türkiyem

ışıl ışıl. Uçak gibi otobüslerde, asfalt yollarda ve ina

nın saray gibi, her türlü konforu haiz dinlenme ve

mola verilecek tesislerde konaklayarak yapacağınız

seyahat, sizi şaşırtıcı bir memnuniyete ve sevince

gark edecektir. Üç beş ev için bile, elektrik direkle

rinin götürülmüş olduğuna, beş altı haneli köylere

dahi ilkokulların yapıldığına, yol boyunca şahit ola- caksınız. Hele GAP’ın da devreye girdiğini, Güneydo

ğu’ya hayat verdiğini, Türkiye’mizin yeşiline ye

şiller kattığını düşünürsek nasıl bir geleceğin bizi

beklediğini anlarız. Öyleyse, geleceğimizi Avrupa, Amerika, Erme

ni vb. kışkırtmalarıyla kendimize zehir etmeyelim.

Unutmayalım ki iki pehlivan kavga ederken, bir ço

cuk ikisini de dövebilir. Dış düşmanlar, Doğu’nun

ne Kürdistan ne de Türkistan olmasını isterler

Şimdilik emelleri Büyük Ermenistan’dır İyi bilelim ki, bugün seni beni zayıflatmak için,

bâzı gençlerimizin eline silâh sıkıştıranlar, zaafımız

kıvamını bulunca, bu sefer onlara silâh vermeyi ke

secek, Ermeni’yi de üstümüze salacaklardır. Unutmayalım ki Türksüz Kürt kör, Kürtsüz

Türk topaldır. Bu topraklarda ya hep beraber ya

şarız. Ya hep beraber yaşarız. Üçüncü bir şık mu

hal. Ve tam manasıyla iki taraf için de izmihlâldir.

Kürt Türksüz, Türk Kürtsüz yapamaz ve olamaz.

Çünkü biz, her şey bir tarafa, oluşumuzla kardeşiz.

Aynı inancın mensuplarıyız. Din kardeşiyiz. Di

nimiz, ancak inananlar kardeştir, diyor. Kimlerin

hesabına oyuna getirilmek istendiğimizi, bazı genç

Devlet-i ebed-i müddeti bulsun

(Karaçorga: Doğu Türkistan’da erkeklerle kızların bir

likte oynadığı yaygın bir Türk halk oyunu. Osman Batur:

Doğu Türkistanlı Türk devlet adamı ve kahramanı. 1940

1951 yılları arasında Kızıl Çin ordusuna vurduğu darbelerle

tanınmıştır. 1951 yılında Çin ordusuna ait helikopteri mızrakla

düşürmüş, Taklamakan Çölü’nü aşarak yanındaki bağlılarının

sınırı geçmesini sağlamış ancak yaralı olarak ele geçirilmiş ve

1951 yılında Urumçi’de Kızıl Çin ordusu tarafından kurşuna

dizilerek şehit edilmiştir. Taklamakan: Çin’in en büyük çölü.

Şu hâlde bir topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak üzere be

nimsemiş bulunduğu hayat tarzı , bütün maddi ve manevi

unsurlarıyla birlikte onun kültürünü teşkil etmektedir. (Erol Güngör)