Tam Sayı (PDF)

Editörden
2.239 1.644

Öz


inkılâbı, hürriyet ve demokrasi aşkı Mehmet Emin Resulzade’yi de etkilemiştir. Hürriyet ordusunun zaferle Tahran’a girişi ve meşrutiyetin ilanı üzerine Tahran’da Avrupa usulünde yayın yapan ilk gazete

Tam metin:

PDF

Referanslar


Aküzüm, Feyzi; Mehmet Emin Resulzade ve Çeşitli Cepheleriyle Azerbaycan İstiklal Davası, Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Kasım-Aralık 1991, S 282.

Akpınar, Yavuz; “Resulzâde, Memed Emin”, DİA, C 33. Bala, Mirza; “Resulzade Mehmed Emin”, Dergi, 13 Mart 1955, S 1.

Caferoğlu, Ahmet; “Ziya Gökalp’ın Azerbaycan Türklüğü Üzerine Tesiri”, Türk Kültürü, Ekim 2004, S 24.

Gasımova, Mehriban; Azerbaycan’da Millî Kimliğin Oluşumunda Dinin Rolü (Doktora Tezi, 2006), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü.

İmanov, Vügar; Azerbaycan-Osmanlı İlişkileri 1918 (Azerbaycan Belgelerine Göre), Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul 200

Saray, Mehmet; Azerbaycan Türkleri Tarihi, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Serisi, İstanbul 1993.

Süleymanlı, Ebulfez; Milletleşme Türklerinde Azerbaycan Türkleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2006.

Swietochowski, Tadeuz; “1920 Öncesinde Rus Azarbaycanı’nda Millî Birliğin Yükselişi ve Edebi Dil Politikası”, Tarih Araştırmaları Dergisi, Temmuz 2003, C XXII, S 34.

Şimşir, Sebahattin; “Mehmet Emin Resulzade’ye Göre 27 Nisan 1920 Azerbaycan İşgali”, Yeni Türkiye, Temmuz-Ağustos, C 1, S

Tanrıöver, Hamdullah Suphi; “Resulzade Mehmet Emin Resulzade’nin Hâl Tercümesi”, Türk Yurdu, Nisan 1995, C 5, S 2

Taymas, Abdullah Battal; “Mehmet Emin Bey’in 70’inci Doğum Yıldönümü Münasebetiyle”, ”Mutlu Bir Yıldönümü Dolayısıyla” Azerbaycan, Ocak-Şubat, C 3, S 22-23. “Resulzade Mehmed Emin Bey’in 70. Doğum Yıldönümü Münasebetiyle”, Azerbaycan, Ocak-Şubat 1954, C 3, S 22-23. Dipnotlar: Yavuz Akpınar, “Resulzâde, Memed Emin”, DİA, C 33, S 2. Akpınar, agm., S 2.

“Resulzade Mehmed Emin Bey’in 70. Doğum Yıldönümü Münasebetiyle”, Azerbaycan, Ocak-Şubat 1954, C 3, S 22-23, s. 2.

Turan Yazgan, “Bayrak Şahsiyet Mehmet Emin Bey 70 Yaşında”, Tarih Dergisi, Haziran 1999, C 4, S 42, s. 4.

Ebulfez Süleymanlı, Milletleşme Türklerinde Azerbaycan Türkleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2006, S 120.

Feyzi Aküzüm, Mehmet Emin Resulzade ve Çeşitli Cepheleriyle Azerbaycan İstiklal Davası, Azerbaycan Türk Kültür Dergisi, Kasım-Aralık 1991, S 282, s. 57.

Hamdullah Suphi Tanrıöver, “Resulzade Mehmet Emin Resulzade’nin Hâl Tercümesi”, Türk Yurdu, Nisan 1995, C 5, S 245, s. 786.

Mirza Bala, “Resulzade Mehmed Emin”, Dergi, 13 Mart 1955, S 1, s. 135-136.

Hamdullah Suphi Tanrıöver, “Resulzade Mehmet Emin Resulzade’nin Hâl Tercümesi”, Türk Yurdu, Nisan 1995, C 5, S 245, s. 786. Süleymanlı, age., s. 121.

Ahmet Caferoğlu, “Ziya Gökalp’ın Azerbaycan Türklüğü Üzerine Tesiri”, Türk Kültürü, Ekim 2004, S 24, s. 12. Caferoğlu, agm., s. 12-13 Yazgan, agm., s. 4.

Abdullah Battal Taymas, “Mehmet Emin Bey’in 70’inci Doğum Yıldönümü Münasebetiyle”, ”Mutlu Bir Yıldönümü Dolayısıyla” Azerbaycan, Ocak-Şubat, C 3, S 22-23, s. 19. Mehmet Saray, Azerbaycan Türkleri Tarihi, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Serisi, İstanbul 1993, s. 28.

Sebahattin Şimşir, “Mehmet Emin Resulzade’ye Göre 27 Nisan 1920 Azerbaycan İşgali”, Yeni Türkiye, Temmuz-Ağustos, C 1, S 16, s. 1204. Aküzüm, age., s. 58. Bala, agm., s. 137.

Vügar İmanov, Azebaycan-Osmanlı İlişkileri 1918 (Azerbaycan Belgelerine Göre), Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul 2006, s. 67, 73-74. Akpınar, agm., s. 4. Şimşir, agm., s. 1205.

Resulzade Mehmed Emin Bey’in 70. Doğum Yıldönümü Münasebetiyle, Ocak-Mart 1954, C 3, S 22-23, s. 740. Akpınar, age., s. 4.

Mirza Bala, “Mehmet Emin Bey 70 Yaşında”, Azerbaycan, Ocak-Şubat 1954, C 3, S. 22-23, s. 5. Tanrıöver, agm., s. 787. Tanrıöver, agm., s. 783. Süleymanlı, age., s. 120. Süleymanlı, age., s. 122.

Mehriban Gasımova, Azerbaycan’da Millî Kimliğin Oluşumunda Dinin Rolü (Doktora Tezi, 2006), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 97.

Tadeuz Swietochowski, “1920 Öncesinde Rus Azarbaycanı’nda Millî Birliğin Yükselişi ve Edebi Dil Politikası”, Tarih Araştırmaları Dergisi, Temmuz 2003, C XXII, S 34, s.181. Aküzüm, agm., s. 61. Süleymanlı, age., s. 123.  YERİN DOLMUYOR

Bilmem farkında mısın, aşk eceni ağlattın. Taht bıraktım uğruna, yüzüm gülmüyor ey yâr… Bir bahar mevsiminde karaları bağlattın. Görkemin yok kimsede, yerin dolmuyor ey yâr… Buralarda sevdalar yalnız benden sorulur! Sufî serkeşliğinde, yüreğim hep vurulur. Deli dolu çağlayan nehirler de durulur. Oltanın ucundayım, kimse bilmiyor ey yâr… Teninin hasretiyle nicedir yanmaktayım. Sürgünüm yollarında hayale kanmaktayım. Geceme yıldız olan cemali anmaktayım. Çöz bu esrarı artık, sabah olmuyor ey yâr… Elleri kanlı mıyım, yolda yabancı mıyım? Geçerken uğradığın zavallı hancı mıyım? Sırtında bir yük gibi gecende sancı mıyım?. Sensizken yaşamayı gözüm almıyor ey yâr… Filiz ALTIOK DURAK İŞTE O ŞAMPİYON İSMET ATLI’DIR Dr. Halil ATILGAN E vet, “Şampiyon güzel insandır”, Şampiyon sanatçıdır. Şairdir, ozandır. Saz çalar, türkü söyler. O dev gibi görünen adamın yüreği kadife gibidir. O yürek yağmur yüklü bulutlar gibi sevgi yüklüdür. Bu sevgi, bağlamada, türkü söylemede, ağıt derlemede, Türk kültürüne olan bağlılığıyla dile gelmiştir. O bazen Toros Dağlarında kokan menekşe, Ceyhan’ın kenarına konmuş bir Yörük çadırı, bazen de Elif ’in elindeki kirmendir. Ondaki yürek bazen iğde dallarına konan bir serçe, bazen küren küren uçan sığırcıktır. Bazen bal arısı olur püren püren dolaşır. Onda bir deli gönül vardır ki Düldül Dağının tepesinde gezinir. Karacaoğlan’ın bir bozlağı olur: “Aman olda kara gözlüm aman ol / Güzeller içine gel de tamam ol / Ben ölürsem cenazeme imam ol / Kıl kara zülfüne kurban olduğum” diyerek Tilan Çayına, Sumbas’a dökülür. Ondaki yürek bazen alıcı kuş gibi havalanır. Bazen de eli kulağa atar gene Karacaoğlan’dan bir bozlak tutturur: “Bilmem hayal gibi bilmem düş gibi / Geldi geçti boran gibi kış gibi / Şahin cırnağına takmış kuş gibi / Yoluk yoluk yoldu dert beni” diyerek eşeğe yan binmiş Çukurören’den Kozan’a gider. Ondaki yürek bir tazının tavşan kovalamasında, alıcı kuşun pike yapmasında, atın dörtnala koşmasında kendini gösterir. Bu yürek sırtını verir sekiye, alır bağlamasını eline, vurur sazın teline: Çiçek yüzlü elâ gözlü Döndür de bak bize karşı Hep küskün geçirdik yazı Ne etmişim size karşı Böyle üzgün üzgün bakma Beni görüp kaşın yıkma N’olur sende sertlik yapma Ettiğimiz naza karşı Gül yüzün doyası görsem Her isteğin olsun dersem İstiyorsan canım versem Neden böyle söze karşı İsmet’in gönlünün yarı Terk mi edem bu diyarı Gözün değer dünyaları Bir gülüşün yüze karşı Diyerek dolar yüreklere, dilden dile, telden tele. Der demesine ama gene hızını alamaz. Yerinde duramayan kişilere Çukurova’da “Gicimik mi” var derler. O da öyledir. Duramaz yerinde. Deli gönlü onu alır götürür Erciyes’in başına. Tepeden seyreder etrafı. Dadaloğlu gelir aklına. “Kalktı göç eyledi Afşar elleri / Ağır ağır giden eller bizimdir. / Arap atlar yakınır eder ırağı / Yüce dağdan aşan yollar bizimdir” dizeleri bağdaş kurar oturur gönlüne. Oradan Dadaloğlu misali heykirir Çukurova’ya: Efkârlıyım Çukurova şu anda Garbi vurup kamışların eğmez mi? Anavarza ağlar durur meydanda Sumbas gelip eteğini dövmez mi? der. Farsaklar’ın yurt tuttuğu koyaklar inler onun sesiyle. Erciyes’ten Kayseri’yi seyreder. Elbette seyrangâhta Seyranî Baba gelir aklına: “Kekliğin kayada sektiği sekiş / Gülünen bülbülün ettiği çekiş / Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş / Kıyamete kadar sökülmez imiş” dizelerini hatırlar. Artık gönül turna gibi havalanmıştır. Konacak bir konalga arar. Döne döne Çukurova’da alır soluğu. Bu sefer de Adana’ya seslenir. Adana onun için açları doyuran, fakirlerin babasıdır. Taşından toprağından bereket fışkırır. Adana’yı anlatırken de hayranlığını gizleyemez: Eteklerin Akdeniz’e iniyor Toros Dağları mı başın Adana Nice bin yıl geçti devran dönüyor Bilinmez kaç oldu yaşın Adana Kozan’dan aşağı bir uzun yazı Bucak Hamam Köyü Bekirce Gözü Tilan’ın üstünde Karalar Özü Acı poyraz eser kışın Adana Gece ışır dağ başında ocaklar Güneş doğar çöker sarı sıcaklar Ovaların her tohumu kucaklar Bereket toprağın taşın Adana İsmet Atlı, doğup büyüdüğü topraklara, memleketine, Adana’ya, Çukurova’ya âşıktır. O bir Çukurova sevdalısıdır. Millî güreşçi / Dünya şampiyonu olmasına rağmen kibir, gurur ve hırs onun kitabında yazmaz. (İranlı Tahti’yi dize getirmesindeki hırs hariç) Aslında o uzun yıllar memleketinden ayrı kalmasına rağmen köyünün tozlu yollarını, tarladaki çakırdikenlerini hiç unutmamıştır. Dünyayı dolaşmasına rağmen doğup büyüdüğü Kozan’ın Çukurören Köyü bir başkadır onun için. Çukurova’da toprağa bağlı kişilere “Boz yer toprağının adamı” derler. İsmet Atlı da tıpkı böyledir. Şampiyon şairdir, âşıktır, sevdalıdır, bağlama çalar, şiir yazar, derleme yapar, halk kültürünü, at ve at kültürünü çok iyi bilir, atıcıdır, avcıdır. Çukurova’da hangi dereden geçilir, hangi pınarın suyu içilir, bilir. Şampiyon iyi insandır. Şampiyon, Çukurova bozlaklarının delisidir. 1956 yılında Ankara Radyosunda Muzaffer Sarısözen’in Yurttan

Sesler Korosunun canlı yayınında ilk defa bozlak okuyan bir halk müziği sevdalısıdır. Sakin mizaçlı, kimseyi incitmeyen, herkese iyilik yapan, yaptıklarından zevk alan, Yunus gibi yaratılanı yaratandan ötürü seven bir anlayışa sahiptir. Yalandan nefret eder, haksızlığa tahammülü yoktur. Olursa da hemen tepkisini gösterir. Halk kültürünü çok iyi bilmesi sohbetlerine ayak açar. Bir konu anlatacaksa onunla ilgili güzel bir fıkra ya da özdeyiş söyleyerek söze başlar. Tabir yerinde ise taşı gediğine koymasını çok iyi bilir. İşte o, böyle bir Şampiyon, böyle bir İsmet Atlı’dır. Onu anlamak için onu dinlemek gerekir. Onu anlamak için Türkmen Kocası olduğunu bilmek gerekir. Onun sanatını anlamak için şiirlerini okumak gerekir. “Şampiyon güzel insandır. Varlığı ile dostlarını varlıklı kılar”. İşte O Şampiyon, İsmet Atlı’dır. O dünya şampiyonudur. Katıldığı her şampiyonada şeref kürsüsüne çıkmış, Almanya’da, Japonya’da, İsveç’te, Avustralya’da, Mısır’da, İtalya’da Türk Bayrağının dalgalanması sağlamış, fasılasız 14 yıl şeref kürsüsünde kalmasını bilmiştir. İstiklal Marşımızı dünyaya duyuran bir şampiyondur. İranlı Tahti’yi 1960 Roma Olimpiyatlarında ilk defa yenerek dünya şampiyonu olan, İran’a üç gün yas ilan ettiren Türk güreşçisidir. Dünya şampiyonu olup yurda döndüğünde üç gün Ankara sokaklarında omuzlarda gezen bir şampiyondur. Evet, işte o şampiyon İsmet Atlı’dır.

Ey devlet!... Ey millet!... Türkiye Cumhuriyetinin Reisicumhuru… Türkiye Cumhuriyetinin Meclis Başkanı… Başbakanı… Gençlik ve Spor Bakanı… Kültür Bakanı… Eyyy Adana Milletvekilleri… Eyyy Adana… Kozan, Çukurova, Adana Valisi, Adana İl Spor Müdürü… O şampiyon öldü, biliyor musunuz? Evet öldü… İsmet Atlı öldü… Duydunuz mu? Dünya devi, sessiz sedasız göçtü gitti bu dünyadan. İranlı Tahti’yi yıkan koca Türk, maalesef ölüme yıkıldı. Onu ben çok iyi tanırım. O, ölüme yıkıldığına üzülmez. Hem de hiç üzülmez. Devletinin ve milletinin ona sahip çıkmayışına üzülür. Esas onu işte bu yıkar. Sırtı yere gelmeyen adamın sırtını yere getirir, un ufak eder, perişan eder. O gerçekten yıkıldı. Ülkesinin bayrağını dünyada 14 defa şeref kürsünden dalgalandıran İsmet Atlı’yı onun varlığından haberdar olmayan yetkililer yıktılar. Ne acıdır ki… Küçük Pamir için ayağa kalkan Türkiye, Dünya şampiyonu İsmet Atlı’nın ölümünden bile haberdar olmadı. Müslüm Gürses için devlet töreni düzenleyen, hastane borçlarının silinmesini sağlayan, Neşen Ertaş ve Zeki Müren için devlet töreni düzenleyen yetkililer nerede? Spor Bakanı nerede? Ben ne küçük Pamir için gösterilen feryat ve figanın ne de Neşet Ertaş, Müslüm Gürses ve Zeki Müren için yapılan devlet töreninin karşısında değilim. Olamam da. Üstelik beni de mutlu eder. Ancak beni mutlu etmeyen yetkililerin duyarsızlığıdır. Onlara gösterilen sadakatin İsmet Atlı’ya gösterilmeyişidir. Günde saatlerce magazin programlarıyla meşgul olan, kuyuya düşen kedinin haberini yapan televizyon kanallarının duyarsızlığıdır. TRT’dir… Nedir Yarabbi bu duyarsızlık. Koca şampiyonun ölümü kuyuya düşen kediden daha mı önemsiz. Vay benim ülkem vay… İçim yanıyor. Kahroluyorum. Şampiyonun kardeşinin cenaze namazı öncesi gazetecilere yaptığı açıklama haykırışımı arşı alaya çıkarıyor. Açıklamasında Hüseyin Atlı: “Memleketimizde ağabeyim ile kimse ilgilenmedi. Sırtı, her yeri, yara bere içinde kaldı. Gücüm yetmedi, kaldıramadım çoğu zaman. Üzülüyorum, kimsesizler yurdunda kalmış gibi hastanede yattı. Kozan Devlet Hastanesi personeli elinden geleni yaptı, teşekkür ediyoruz. Bu şekilde ölümüne üzülüyorum. Ağabeyimin bakımsız gariban bir şekilde ölümü beni yıktı, bileni de yıkıyor. Bu memleketin bayrağını dalgalandıran bu insanın bu şekilde sahipsiz kalmaması gerekirdi diye düşünüyorum” diyerek Türkiye’ye sesleniyor. Evet… Ben de öyle düşünüyorum sevgili Hüseyin Atlı. Hem de ölümüne öyle düşünüyorum. Evettt… Koca Pehlivan İsmet Atlı. Dev adam. İran’a üç gün yas ilan ettirmene rağmen koca Türkiye senin öldüğünden, günlerce hastanede yattığından haberdar olmadı. Ne acı… Ama üzülme… Hadise ne olursa olsun sen bizim gönlümüzün şampiyonusun, millî güreşçisin. Güreşin devisin. Çukurova’nın, Türkiye’nin millî kahramanısın. Seni sevenler üç gün değil, beş gün değil ilelebet yasını tutacaktır. Sen rahat ol… Bin rahmet olsun sana koca şampiyon… Herkes ettiğinden utansın… Bin defa utansın. Yüz bin defa utansın… Ve İranlı Tahti 1 İsveçli Palm ile yaptığım öldürücü maç bittikten sonra, kampa döndüm. Banyo yaptıktan sonra rahat bir uyku çektim. Uykumu almış, yorgunluğumu atmıştım. Final maçları için güreşlerin yapıldığı tarihî binaya gidiyorduk. Otomobilde Hasan Güngör, Celal Atik vardı. Celal Atik benimle konuşmasa da yakınlık gösteriyor, konuşmak için fırsat kolluyordu. Hatta “İsmet şampiyon olursa beni takmayacakmış” gibi sözler etti. Ben cevap vermedim. Ben, finale rakiplerimi sayı ile yenerek geldim. Tahti bütün rakiplerini tuşla yenmiş, final maçına sıfır kötü puanla gelmişti. Ama aradaki farkı göz ardı etmemek gerekirdi. Ben şampiyonada favori 1 Bu yazı “İşte O Pehlivan İsmet Atlı’dır” adlı kitabımdan alınmıştır. güreşçilerle karşılaştım. Tahti ise zayıf güreşçilerle karşılaştı. Onun için de tüm rakiplerini tuşla yendi. Bu arada FİLA başkanı Fransız Kulon ile As Başkan Vehbi Emre arasında şöyle bir konuşma geçmiş: Mösyö Kulon: - Takım olarak iyi gidiyorsunuz. Burada da ikinciliği garantilediniz. Vehbi Emre: - Neden birinci olmuyoruz ki. Mösyö Kulon: - Bundan sonrası da var. Vehbi Emre: - İsmet, Tahti’yi yenecektir. Mösyö Kulon gülerek: - Bir şampanyasına var mısın? Vehbi Emre: - Tabi varım... Çok heyecanlıydım. Bu konuşmalar da kulağıma gelince heyecanım bir kat daha arttı. Sanki harbe gidiyordum. Tahti ile yapacağım maçı düşünüyor, yenileceğimi, yeneceğimi aklıma getirmiyor, maçtaki uygulayacağım taktiği planlıyordum. Saat 00 idi. Tahti ile ben mindere çıktık. Hakem kontrolünden geçtik, ortaya yakın yerde karşı karşıyayız. Tahti’yi son bir kez daha süzdüm. İçimden, bu adam beni yenemez dedim. Mindere çıkmamızla ortalık suspus oldu. Sinek uçsa duyulacak. Alkıştan ziyade salonda korkunç bir uğultu var. Sanırım herkes maçın kritiğini yapıyor. Seyircilerin çoğu Avrupa’dan gelen İranlılar. Türk seyircilerin sayısı da az değil. Büyük tarihî bina içine kurulan iki ringden birindeyiz. Her yer ışıklandırılmış, pırıl pırıl parlıyor. Yüksek duvarlar, dayalı tribünler, ringin karşısında asma bir kat. Orada her iki minderi gören FİLA üyeleri. Sol baştaki duvarda, hakemlerin, güreşçilerin maç zamanını takip edebilmesi için kocaman bir saat. Akrep ve yelkovanı kolumun uzunluğu kadar var. Hakem düdüğünü çaldı. Hemen vaziyet aldık. Ben iyice eğilmiştim. Bu, Tahti’ye uyguladığım özel bir taktikti. Diğer güreşlerimde bu kadar eğilmez, minderin kenarına yakın durmaz, rakibimin karşısına dikilir, dalmasını bekler, dimdik güreşe girer, göğüs göğse mücadele yapardım. O giriyor, ben giriyorum. Ayrılıp tekrar kapışıyorduk. Öyle hızlı, dikkatli, çalışıyorduk ki buna can dayanmazdı. Tahti daldı, ben de boyunduruğu çektim. Öylece minderin dışına yıkıldık. İkimiz de hızla ortaya yürüdük. Parçalarcasına bir mücadele başladı. Minderden dışarı çıkarken hep yıkılıyorduk. İşin garibi ben üste düşüyordum. Hâlbuki iki yıl önce Tahran’da minder kenarında ben altta, Tahti üstte idi. Tahti finale dinç girmişti. Onun için müthiş saldırıyor, sanki minder yırtılacak. Kendinden çok emin. Minderin kenarından kalkarken Celal Atik Hoca “Bu gün bu adamı istersen tuşla yenersin” diye bağırıyordu. Bu sözle beni uyardığını düşündüm. İranlı seyircilerin kendilerinden emin alkışları, Türklerin beni galeyana getirmek için çabaları birbirine karışıyor, biz de Tahti ile süratle kapışıyorduk. İş kuvvete bindi. Bütün gücümüzle mücadele ediyor, imha sistemi uyguluyorduk. Tahti dalarken ben de koltuk altından kaldırmış, göğüs göğse girmiştik. İkimiz de aksi yönlere yükleniyorduk. Birimiz yere düşecekti. Yine minderin dışına yıkıldık. Düşmemizle kalkmamız bir oldu. İkimiz de öfkeli. Minderin ortasına yürüdük. Orta çizgide güreşe başlamak için bekliyorduk. Hakem düdüğünü çaldı. Öfkeli koçlar gibi birbirimize girdik. Tahti minderin ortasında altıma yıkıldı. Emekleyerek kaçmaya çalışıyordu ki mindere yapıştırdım. Bu defa da dışarıya kaçmak istedi. Hâlbuki Tahti’nin o zamana kadar alta düştüğü görülmemişti. Hem de ilk dakikalarda. İranlı Tahti’nin güreş tekniğinden de kısaca bahsetmek istiyorum. Tahti boğuşur gibi güreşir. Uzun kollarını bacaklardan dolar, ahtapot gibi çeker, altına alır, kalın bacaklarıyla sarmayı takar, altındakini açar, ondan sonra da burgu ile tuşa getirirdi. O dönemde güreşten kaçmak mübah sayılırdı. Hâlbuki Tahti, üç dakika içinde minderdeki beyaz yuvarlağın dışına çıkmadan, göğsünü yere vermeden oturur, zamanı doldurur, sonra da uzun uzun alkışlanırdı. Bu sefer evdeki hesap çarşıya uymadı. Tahti, altımdan kalkamayınca sürüne sürüne dışarı kaçmaya başladı. Ben de puanımı aldım. Hakem ayağa kaldırdı. Yeniden kapıştık. Bir buçuk dakika sonra ilk altı dakikalık devre bitti. Hakemin düdüğü ile ayrıldık. Bir dakikalık ara dinlenmesi için yerlerimize çekildik. Görevliler beni serinletiyor, terimi kurutmaya çalışıyorlardı. Bu bir dakikalık sürede ikinci devre için taktiklerimi düşündüm. Kura çekildiğinde üçer dakikalık yer devresinde alta düşmeyi istiyordum. Yerde iyice dinlenecek, üç dakikayı puan vermeden kapatacak, ayağa kalkınca da bütün gücümle rakibime saldıracaktım. İkinci devre için taktiğim bu idi. Bir dakikalık zaman doldu, ikinci devre başladı. Hakem ortaya çağırdı. Kura çekildi. Aksilik bu ya, ben üstte Tahti altta. Hakemin düdüğüyle Tahti’ye yüklendim. Sarma takmadığım gibi çırpma, künde gibi oyunlar ile güçlü rakibimi taşıyıp enerjimi bitirmek de istemiyordum. Hep kollarına yükleniyor, çeke çeke dağıtmaya çalışıyordum. Benim kolum yorulduğunda onun da kollarının biteceğini biliyordum. Böyle çalıştığım için Tahti altımda bozuluyor, dağılıyor, sürünerek minderden dışarı çıkıyordu. Bu durum üç defa gerçekleşti. Her defasında hakem Tahti’yi getirdi altıma yatırdı. Daha önce söylediğimiz gibi, bu büyük güreşçiyi oturduğunda yerden kaldırıp minderin dışına çıkarmak mümkün değildi. O oturuşunu bozmadan 3 dakikayı doldurur, yerinden kimse bir santim oynatamazdı. Üç dakika dolmuştu. Bu defa hakemler beni alta verdiler. Tahti’nin en büyük oyunu uzun bacakları ile sarma takıp, soldan taktığı sarma ile altındakinin Erciyes  Mayıs 2014  Yıl: 37  Sayı: 437 11 lara. Şafak vakti sunayı uyandırmadan koro hâlinde bağırmaya başladılar.

Aman bir de ne göreyim bizim eski ustalar, peşrev çekiyorlar. Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Koca Yusuf, Çoban Mehmet, Mersinli Ahmet, Yaşar Erkan, Zanapalı Hanifi, Yusuf Aslan hepsi orada. Bana moral veriyorlar. Zanapalı Hanifi aralarından sıyrıldı. “İsmet’in şampiyonluğunu Çukurova’nın üçayak halayını çekerek kutlayalım” dedi. Aman yarabbi burası Roma, Çukurova değil ki. Burada kim anlar Çukurova’nın üçayağını beş ayağını. Olmaz arkadaşlar burası Roma diyecek oldum. At gemi azıya almış, İsmet Atlı’yı kim dinler. Davulda Adanalı Cebbar, zurnada Arap Nazmi. Koygun bir üçayak tutturdular. Zanapalı Hanifi başta. İpek mendil elinde, benim gözlerim dolu dolu. Zanapalı Hanifi’ye atalım attılar. Ustam Zanapalı eli kulağa attı. Ağzını da poyraza verdi. “Kız senin adın da Fadime mi Fatma mı” diye başladı. Gel de dayan dayanabilirsen. Buna yürek mi dayanır özek mi? Hele ki İsmet’in özeği hiç dayanmaz. Zanapalı bir dörtlük okudu. Tekrar Çukurova üçayağına dönmeye başladılar. Ustam Zanapalı: “İsmet, bu halaylar, türküler, bozlaklar hep senin için. Emeklerini zayi etmeyesin. Tahti’yi vur yere, bitir onu. Haydi yiğidim. Çukurovalım. Aslanım haydi”. Kurtdereli de arkamı sıvazladı: “Alacaksın yiğidim. Tahti’nin tacını tahtını devireceksin, İran’ı yasa boğacaksın.” Yunus bir taraftan, Karacaoğlan bir taraftan heykirmeye başladı. Dadaloğlu’nun kahrı hele hiç çekilmiyordu. Dadaloğlu verdi temrenli mızrağı elime. “Haydi, İsmet davran” diye bağırıyordu. “Devir Tahti’yi. Yasa boğ Acem ülkesini. Devir Şah Rıza Pehlevi’nin sırtı yere gelmemiş pehlivanını. Yasa boğulsun İran ülkesi, Acem ülkesi. Bak Köroğlu da seninle beraber. Hiç eksiğin yok. Ayvaz da ata binmiş geliyor, elinde kılıç. Davlumbazlar dövülüyor. Toylar kurulmuş. Daha ne bekliyorsun. Haydi, vur mızrağını Tahti’ye.” Bizimkiler bütün gücüyle beni alkışlıyor. Ülkemin taşı, toprağı, bayrağı, kızı kızanı, ozanı, efesi kısaca herkes benimle beraber minderde. Tahti ile güreşimin sonucunu bekliyorlar. Hep bir ağızdan: “Yüreğimiz seninle. Davran İsmet davran. Yolun açık, gazan mübarek olsun” diye bağırıyorlar. Ey ulular, yüceler, ant olsun, yemin olsun. Tahti’yi tahtından indireceğim. Söz veriyorum indireceğim. Maçın sonuna doğru Tahti, yenildiğine inanmaya başladı. Üstelik bir de puan kaybetmişti. Bu düşünceler onu biraz daha hırçınlaştırdı. Azgın bir boğa gibi saldırıyor, kuduz köpekler gibi ağzından salyalar akıyordu. Ben süratle güreşi devam ettiriyor, kötü puan almadan bitirmek için bütün gücümle çalışıyor, son gücümü sarf ediyordum. Güreşe başladığımız andan bu yana mücadele aynı tempo ile devam ediyordu. Ben aldığım maçı kaybetmemek için fazla güç sarf ederken Tahti kaybettiği puanların acısıyla daha hırçınlaşmış, azalan gücüyle intihar hücumları yapıyordu. Yan duvardaki saat, maç başlayınca çalıştırılıyor, seyirciler gibi müsabıklar da saate bakıp maçını ona göre ayarlıyordu. Tahti ile kıyasıya mücadele ederken gözüm saate takıldı. Baktım maçın bitmesine iki dakika var. Aman Allah’ım iki dakikalık süre bir türlü bitmek bilmiyor. Ha bitti ha bitecek derken Tahti, daha da hırçınlaştı. Mağlup olacağını iyice anladığından son hücumlarıyla durumu değiştirmek istiyordu. Eğer biraz üstünlük göstermiş olsa, ünlü güreşçiye hayranlık duyan hakemler bana ihtarı çekeceklerdi. Tahti de ben de bu durumu çok iyi biliyorduk. Böyle maçlarda ünlü güreşçinin terazisinin kefesi ağır basar. Hakemler ünlü güreşçiden yana olur. İşte Tahti, bunu bildiğinden daha da saldırganlaştı. Mücadele dişe diş devam ediyordu. İkimiz de bittik tükendik. Buna rağmen yeni başlamış gibi dalışlar yapıyorduk. Güreşin bitmesine daha bir dakika var. Artık acı sona her saniye biraz daha yaklaşıyorduk. Saniyeler bir yıl gibi. Ömrümün bitmek tükenmek bilmeyen saniyeleri, saatin tik tak sesleri yüreğimin atışına eşitti. Benim için de tehlike çanları çalmaya başladı. Çünkü hakemler her an bana bir ihtar verebilir. Hatta orta hakem şöyle bir sağa sola baktı. Yan hakemlerden bir işaret alsa ihtarı çekecekti. Tahti dalarken ben de göğüsledim. Çırpmayı bastırdım. Yana doğru çırparak yarım köprüye getirdim. Böylece ihtar almadığım gibi iki de puan aldım. Belki orda tuşa gider güreşi bitirebilirdim. Fakat bitmiş güreşi maceraya sokmak istemedim. Tahti her an beni bir oyuna getirebilir, ünlü oyunlarını uygular, kazandığım maçı tuşla kaybedebilirim diye düşündüm. Altımdaki yorgun güreşçiyi biraz gevşetince süratle ağız aşağı dönerek tekrar saldırmak istedi. Biraz dizleyip ileri doğru kaydıktan sonra tam ayağa kalkmıştık ki ben arkadan yakaladım. Bütün gücümle sıktım. Sol bacağımla da Tahti’nin sol bacağına bağdayı takarak yan üstü devirdim. Tahti ayağa kalkamayacağını anlayınca bu defa sol tabanını yere, sağ dizini de mindere dayayarak kalkmak istedi. Ben, Tahti’nin bu hareketini engellemedim. Böyle durumlarda kendime sonsuz güvenim vardı. Kim olsa mindere çakardı. Gene Tahti’yi yere uzatıverdim. Büyük güreşçi Tahti bununla beraber bir sağdan, bir daha sağdan gayretle altımdan kalkmış tam saldırmak üzereyken “dan!” diye gonk vurdu. Alkışlar, tezahüratlar birbirine karıştı. Çünkü İsmet Atlı dünya olimpiyat şampiyonu olmuş yenilmezleri yenmişti. Alkış alkış. Alkışlar çınlatıyordu salonu. Bense soğukkanlılığımı koruyor minderin ortasında hakemin elimi kaldırmasını bekliyordum. Hakem elimi kaldırdı… ki gözüm iki çeşme. Salon Türkiye, Türkiye, Türkiye sesleriyle inliyordu. Benim gözümden yaşlar murt gibi dökülüyordu. Ben de Türkiye, Türkiye, Türkiye diye bağırmaya başladım. ÂŞIK ŞENLİK VE BAZI HALK ŞAİRLERİMİZDE TÜRKÇE, ARAPÇA VE FARSÇA ANLAYIŞI Nail TAN G iriş Ana dilimiz Türkçe, asırlar boyu halk şairlerimizin duygu ve düşüncelerini halka duyurma konusunda en önemli vasıta olmuş, dilimizin günümüze kadar kaybolmadan ulaşmasında halk şairlerinin büyük hizmetleri dokunmuştur. Arı duru, halkın anlayabileceği bir dille şiir söylemek/kalem şairlerince yazmak; atasözlerimize, bazı önemli olay ve hikâyelere telmihte bulunmak, atasözü deyimler kullanmak halk şairlerimizin ortak dil anlayışıdır denilebilir. Az veya çok medrese eğitimi almış veya bir tekkede eğitilmiş, özel hocadan yararlanmış, hece ölçüsünün yanında aruzu da öğrenmiş Kaygusuz Abdal, Gevherî, Âşık Ömer, Dertli, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni ve Bayburtlu Celalî gibi halk şairlerimiz ise Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça öğrenmeye, şiirlerinde bu dillerin kelime ve tamlamalarından yararlanmaya önem vermişlerdir. Hatta içlerinde sade dille, Türkçe yoğun şiir söyleyenleri, değersiz şair görenler bile çıkmıştır. Söz gelimi Âşık Ömer (17. yüzyıl) meşhur şairnamesinde Karacaoğlan için şunları söylemiştir 1 : Öksüz Âşık deyişleri aseldir (baldır) Karaca’oğlan ise eski meseldir (masal, hikâyedir) Ezgisi çığrılur, keyfe keseldir (zararlıdır) Biz şair saymazız öyle ozanı. Âşık Ömer’in Türklüğü, Türkçeyi aşağılayan “geri” redifli bir şiirinin bulunduğunu biliyoruz 2 . Bu şiirdeki Türk’ten kasıt köylüdür. Böyle de olsa sonuç değişmez. Âşık Ömer, söz konusu şiirde önce hakaret ifadelerini sıralamış, aklı başına gelmiş olacak ki şu dörtlüğün sonunda Türk köylüsünün bir hasletini takdire mecbur kalmıştır: Zebûn iken görün Türk’ün yüzünü Yüz vermeyip açtırmanız gözünü Evliyâlar gibi söyler sözünü Zebûn olup bağrı piştikten geri. Açıkladığımız, eleştirdiğimiz yanları sıra Âşık Ömer’le ilgili şu gerçeği de ifade etmeliyiz. Âşık Ömer, kullandığı dilin Türkçe olduğunun farkındadır. Nitekim divanındaki 177. şiirde şu beyiti görmekteyiz 3 : Dinle dîvân nüshasın, gör ilm-i hikmetten nedir Türkîce çok dürlü ma’nâlar yazar Âşık Ömer Âşık Ömer, Karacaoğlan’ı ve arı Türkçeyle konuşan Türk köylüsünü aşağılarken zaman intikamını almış, o da aruzla şiir yazmasına, Arapça, Farsça kelime ve tamlamalar kullanmasına rağmen bazı divan şairlerince küçümsenmiştir. Söz gelimi 18. yüzyıl divan şairi Sünbülzade Vehbî (ö. 1809), ünlü Suhan (Söz) Kasîdesi’nde Âşık Ömer’i ve Gevherî’yi şu beyitlerle aşağılamıştır 4 : İktifâ eylediler meslek-i ‘Âşık Ömer’e

Aşk u şevk ile nice kâfiye-cûyâ-yı’ suhan Gevherî güftesine döndü bugünlerde meded Gevher-i nâdire-i lü’lü’-yi lâlâ-yı suhan Vehbî’nin Suhan/Söz Kasidesi’nde Kara Oğlan mahlaslı (kanaatimce Karacaoğlan’ın kastedildiği) bir halk şairi daha aşağılanmıştır: Kimi mâ’ni kimisi vâdî-i Türkmânî’de Karaoğlan kayabâşîsı yelellâ-yi suhan yüzyıl divan şairlerinden Şeref Hanım, Âşık Ömer’i ve Gevherî’yi şu beyitlerle küçümsemiştir 5 : Şerefâ sencileyin bî-maye Ne cesarette alur şi’ri dile Senin eş’ar-i perişanından Yeğdir Âşık Ömer’in şi’ri bile *** Asrımızda bunca şair var iken bilmem neden Gevherî vâdisine bu itibar olmak neden Aynı asır divan şairlerinden Müstecipzade İsmet Bey de Âşık Ömer’i ve hece ölçüsüyle şiir söyleyen halk şairlerini, şair saymadığını yazmıştır 6 : Okumuş Âşık Ömer Dîvân’ın Anları şi’r sanub aldanıyor Hiç kaydinde değildir ma’nâ Şi’ri mevzun ve mukaffa (vezin ve kafiye) sanıyor yüzyılda bunlar yaşanırken çok şükür ki II. Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz gibi halk şairlerine değer veren sultanlar, padişahlar görüldü. Âşıklara, lonca teşkilatı içinde yer verildi. Hükümetçe bir âşıklar kethüdası tayin edildi. İstanbullu Âşık Hüseyin Baba, 1834-35 yılından itibaren 28 yıl Tavukpazarı Âşıklar Cemiyetine başkanlık yaptı. Bu sürenin 13 yılında, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde sarayda görevli 33

âşığı yönetti. Âşık Hüseyin Baba’dan sonra Âşık Gedâyî (1826-1899), Sultan Abdülaziz’in âşıklarına başkanlık yapmıştır 7 Divan şairlerimizin halk şairlerimizi küçük görmesiyle ilgili pek çok örnek vardır. Bu konu, üstat Ord. Prof. Dr. M. Fuad Köprülü ve Fevziye Abdullah Tansel tarafından geniş bir şekilde incelenmiştir 8 . Köprülü’nün verdiği bir örnek, en

çarpıcısıdır denilebilir. Anlı şanlı Ziya Paşa (18251880) Harabat Mukaddimesi’nde saz şairlerinin eserlerini “eşek anırmasına benzetmek” talihsizliğinde bulunmuştur 9 . Ünlü hikâyecimiz Ömer Seyfettin

(1884-1920) de âşık tarzı destanları ve yaratıcılarını küçümsemiş “Destanlara eser diyorsanız bravo size!” diye alay etmiştir 10 Bilindiği gibi Türkiye Türkçesinden önce

Türkiye ve Osmanlı topraklarında Eski Anadolu Türkçesi (11-15. yüzyıllar) ve Osmanlı Türkçesi (16- yüzyıllar) dönemleri yaşandı. Eski Anadolu Türkçesi döneminde ana dilimiz Oğuz Türkçesi, edebiyat dili Farsça ve bilim dili Arapçanın etkisinden nispeten kurtularak şehirlerde Türkçe-ArapçaFarsça karışımı Osmanlı Türkçesi gelişmeye başlamıştı. Köylerde ise Oğuz Türkçesi, dinî terimleri Arapça olmak üzere varlığını önemli ölçüde korumuştu. Yine de Selçuklu atasözü “Türk (köylü) şehre gelince köpeği bile Farsça söyler.” hâlâ geçerliydi. Bu korumada halk şairlerinin payı büyüktür. yüzyıl halk/tekke şairlerinden Kaygusuz Abdal, Âdem ile Havva’nın sadece Türkçe bildiklerini ve Allah’ın emrini Arapça kendilerine tebliğ eden Cebrail’in söylediklerini anlamadıklarını, ancak Cebrail Allah’ın emrini Türkçe ilettiği zaman emre uyduklarını Gülistan adlı eserinde şu şekilde anlatmaktadır 11 : Hakk buyurdı Cebrâîl’e “Var” didi “Âdem’i Cennet içinden sür” didi Geldi Cebrâîl, Âdem’e söyledi Hakk buyurdugın ayân eyledi Cebrâîl didi “Çıkgıl Uçmak’dan Âdem! Tanrı’nun buyrugı budur iş bu dem!” … Niçe ki söyledi, hergiz gitmedi Cebrâîl’in sözini işitmedi Türk dilin Tanrı buyurdu: “Cebrâîl, Türk dilince söylegil, durgit, digil!” Türkî dilince Cebrâîl: “Hey dur!” didi “Durugel Uçmag’ın terkin ur’ didi Bu Türkçe emri alan Âdem ve Havva cenneti terk eder. yüzyılda başlayan Osmanlı Türkçesi döneminde ana dilimiz önemli ölçüde Arapça ve Farsçanın istilasına uğradı. Divan şairleri, şiirlerinde Arapça ve Farsça kelime, tamlama kullanma yarışına giriştiler. Edebî sanatlar, Fars ve Arap edebiyatından alındı. Şiirlerinin tamamını Arapça, Farsça ağırlıklı yazan divan şairleri, usta şair kabul edildi, büyük itibar gördüler. Sade dille yazanlara şair gözüyle bakılmadı. Bu duruma isyan eden Priştineli divan şairi Mesihî (ö. 1512), şu beyiti yazmak mecburiyetinde kaldı 12 : Mesihî, gökden insen sana yer yok

Yüri var gel ya Arap’tan ya Acem’den Bir Acem şairi gibi kendisini yetiştiren Leâlî’nin Tokatlı olduğunun ortaya çıkması üzerine bütün itibarını kaybedişini divan edebiyatı uzmanları iyi bilirler. Divan şairleri harıl harıl Arapça, Farsça çalışırken bazı saz ve özellikle tekke şairleri de biraz Arapça, Farsça öğrenip aruz veznini kullanma becerisine sahip olup büyük şair sınıfına girme yarışına başladılar. Bildirimizin başında belirttiğimiz gibi yüzyıl halk şairlerinden Âşık Ömer ve Gevherî bu anlayışın öncüsü oldular, denilebilir. Zamanla hem hece hem de aruz ölçüleriyle şiir söyleyebilen, dilleri halkın dilinden uzak halk şairleri çoğaldı. Tekke şairleri, dinî kültürlerinin Arapça olması dolayısıyla zaten divan şiirine çok yakındılar. Söz konusu dil anlayışı dolayısıyla şiirlerinde Arapça, Farsça bilmenin lüzumunu, önemini vurgulayan halk şairleri görüldü. İşte Âşık Şenlik (1859-1913) bu çizgideki, görüşteki halk şairlerinden biridir. Âşık Şenlik ve Arapça, Farsça Öğrenme Anlayışı Çıldırlı Âşık Şenlik usta bir şair olmak için

Arapça, Farsça bilmenin gereğine inanan bir halk şairiydi. Bu inancının altında Kur’an’ın ibadet dilinin, hadislerin Arapça olmasının yattığını da belirtmeliyiz. Şenlik; Arapça, Farsça öğrenmenin, bilmenin önemini bu dilleri iyi kullanmadığı için duyduğu üzüntüyü şiirlerinde şöyle dile getirmiştir: Bülbüle münasip gülü olmuyan Elbet bir meslekde eli olmuyan Arabî, Farsî dili olmuyan Saz çalmayan tel gadrini ne bilir? 13 Arabî, Farisî dilin olmasa Her bir meslekde elin olmasa El içinde devlet varın olmasa Sen garışma heç hesabı diyerler. 14 Gudret mektebinde verdiler dersi Zâhirde göründü arş ile kürsî Hıfzımda derc/zabd oldu Arabî, Farsî Lügat-ı İmrânı seçdim bu gece 15 . Lisân-ı ibare Arap dilince Melekler zikreder Arap dilince Ezzi Arap dilince Farsî Arap dilince Münkir ve Nekir gelir Sorar Arap dilince Sefil Şenlik, bilmez Arap dilince Bir çift kelme, sözün yasını gözler 16 Âşık Şenlik, kendi tasnifi Salman Bey ile Turnatel Hanım Hikâyesi’ne Salman Bey’in Arapçayı, Farsçayı ve Türkçeyi çok iyi bildiğini padişaha ve Celal Vezir’e ispatladığı bir şiir yerleştirmiştir. Yedi dörtlükten ibaret bu şiirde Salman Bey bazı nesnelerin, kavramların adlarını her üç dilde de söyleyerek ne kadar bilgili olduğunu padişaha gösterir. Nitekim Salman Bey, şiirini tamamlayınca padişah çok etkilenir ve ayağındaki zincirlerin çözülmesi emrini verir. Söz konusu şiirin iki dörtlüğü şöyledir 17 : Üç lugattan cevap verim men size Arap lisan, Farsî zeban, Türkî dil. Şaşgın gezen düşer sahraya düze Arap tarık, Farsî irah, Türkî çöl. …. Yârin siyah zülüfleri öreydim İnce bele gızıl kemer saraydım Bir zevk ile ağ sineye vuraydım Arap yeddi, Farsî desti, Türkî el. Âşık Şenlik, Arapça ve Farsça bilmenin önemine işaret ederken bir karşılaşmada Âşık Posoflu Zülalî (1873-1956)’nin dilini övmekten de geri kalmaz. Âşık Zülalî’nin dili, kendisine yakındır. Arapça, Farsça kelime ve tamlamalarla da zenginleştirilmiştir. Diğer yandan, âşık karşılaşmalarında şairlerin birbirlerini hem övmeleri hem de yermeleri, türün doğal bir özelliğidir. Âşık Şenlik, Zülalî’yi bu sebeple de normalin üzerinde övmüş olabilir 18 : Aldı Şenlik

Hem Ecem’den hem Arap’tan gözeldi fasahatın Lisanınnan gatre gatre tökülür belagâtın Edebinnen, edvârınnan bellidi keremetin Bin üç yüzde görecehsen bir Süleyman dediler. Şenlik Dışında Bazı Halk Şairlerimizde Türkçe, Arapça ve Farsça Anlayışı 19- yüzyıl âşığı, bir kısmı Âşık Şenlik’in çağdaşı, aynı kültür ortamında yetişmiş bazı âşıklar da Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça bilmenin önemine ve gereğine inanmış, bu görüşlerini şiirlerine yansıtmışlardır. Tespit edebildiğimiz bazı örnekler şunlardır: Ardanuçlu Sıdkî (1765-1833) [İran Şahı’nın huzurunda söylediği şiirden.]

Şahım bana ruhsat versin bir zaman Artvin, Ardanuç’u, Kars’ı anlatam On ikinci babda bir dersim vardır Okuyam Arabî, Farsî anlatam. Artvin’i sorarsan dili Osmanlı Ardanuç şahbazı hep demir tenli Ardahan dağları kışı tufanlı Kars’ta okuduğum dersi anlatam 19 Hekimhanlı Âşık Sadık Baba (1784-1839)

[Dervişlerin özelliklerini anlattığı şiirden] Derviş nefsin için çalma tubanı Gel nefis öldürme anla şebânı Özü türab ister, dil cavidanı Arabî, Farsî lisan isterler 20 Narmanlı Âşık Sümmânî (1861-1915) Arabî, Farisî dilin olmasa Bülbüle münasip gülün olmasa Asla bir mesnette elin olmasa Dâvâ ile sultan olsan ne fayda? 21 [Âşık Şenlik’in dörtlükleri arasında yer alan 1. ve dörtlükle benzerliği dikkat çekicidir. Bu dörtlük dışında, Âşık Şenlik’in söz konusu iki şiiriyle başka benzerlik yoktur. Sümmânî’nin şiirlerinin arasına karıştırılmış şiirlerle ilgili incelemem bitmiş olup yayımlandığında şüpheli şiirler ayıklanmış olacaktır.] Bayburtlu Hicrânî (1908-1969) Arabî, Farisî, İbrani dili Dedi benim yurdum lâmekân ili Şaşırmıştım, o yâr gösterdi yolu Azm-i râh eyledim yolları mim’de 22 *** Çıksam Mecnun gibi eylesem seyrân Kalb-i sadıklara versem de imân Arabî, Farisî okusam İbran Noksan hurufatta oyalık derler 23 [Hicrânî’de İbranice de gündeme gelmiştir.] Posoflu Zülalî (1873-1956) Ben bir nesne gördüm rızkına muhtaç Dört kitap okusa dersi bendeyler İzhâr değil Kur’an almış âyattan Öğrenir Arabî, Farsî bendeyler 24 Kağızmanlı Cemal Hoca

Sarı defterime rağbet edeni Hatardan sakla Yarabbi Yarabbi Aldım hedâyesin, gevher mâdeni Her kelamı Türkî, Farsî, Arabî. 25 Cumhuriyet döneminde, 20. yüzyılda yetişmiş, okullarda Türkçe ders okumuş, konuştuğu/yazdığı dile Türkçe dendiğini öğrenmiş âşıklarımız ise şiirlerinde arı Türkçe kullanmaya önem vermiş, Arapça ve Farsça öğrenmenin gereğine hemen hemen hiç işaret etmemişlerdir, denebilir. Türkçenin güzelliğini, önemini dile getiren yüzlerce âşık şiirinden birkaç örnek vermekle yetineceğiz: Ardanuçlu Âşık Efkârî (1909-1980)

Menendi bir Cennet güzel ilin var Irkından bellidir Türkçe dilin var Âşık Efkâr gibi şen bülbülün var Güzel koşmaların, sazın başkadır 26 Şarkışlalı Âşık Sefil Selimî (1933-2003)

Bunu böyle bilsin her ırk, her nesil Türkçe dili kadar yüce bir dil yok Lehçeler, şiveler hepsi pek asil Türkçe dili kadar yüce bir dil yok 27 Karslı Âşık Şeref Taşlıova (d. 1938-) [ Diliyim Ben, adlı şiirinden]

Öz Türkçemi konuşurum Milletimin diliyim ben Çiçeklerle tanışırım Yamaçların gülüyüm ben 28 *** [ Benim Türkçem, şiirinden] Köyde ninemin işinde Yaktığı ocak taşında Gelinlik kızın başında Tül gibidir benim Türkçem 29 Sonuç Osmanlı döneminde, divan şairlerinin Arapça ve Farsça öğrenme, şiirlerinde bu dillerden kelimeler ve tamlamalar kullanma anlayışına itibar görmek amacıyla bazı halk şairlerinin de ister istemez katıldıklarını görmekteyiz. Bu tespit, özellikle şehirlerde az çok medrese eğitimi almış veya tekkelerde yetişmiş halk şairlerinde daha belirgindir. Köylü veya Alevî-Bektaşi halk şairlerinde söz konusu anlayış, etki daha zayıftır. Âşık Şenlik ve çağdaşı bir grup halk şairi, iyi şair olmak için Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça bilmenin lüzumuna inanmışlardır. Sadece Arapça ve Farsça öğrenmemiş, aruz ölçüsüyle şiir söylemeyi/yazmayı da denemiş, oldukça başarılı örnekler vermişlerdir. Cumhuriyet döneminde yetişen halk şairleri ise arı duru bir Türkçeyle şiir söyleme, yazma ilkesini benimsemiş, genellikle Arapça, Farsça, İngilizce kökenli kelime ve tamlamalardan uzak durma anlayışında olmuşlardır. Bu tutum, ayrı bir inceleme konusudur. Son Notlar 1 Sadettin Nüzhet Ergun (1935), Âşık Ömer/Hayatı ve Şiirleri, İstanbul, s. 433.

Yakup Karasoy, Orhan Yavuz (2010), Âşık Ömer Divanı, s. 540. 2 Ergun, agk., s. 39. Karasoy-Yavuz, agk., s. 514. 3 Karasoy-Yavuz, agk., s. 155. 4 M. Fuad Köprülü (1966), “Türk Edebiyatında Âşık Tarzı’nın

Menşe ve Tekâmülü Hakkında Bir Tecrübe”, Edebiyat Araştırmaları, Ankara, s. 215. 5 Fevziye Abdullah Tansel (1985), “Halk Şairlerimizin Küçümsenmesi ve Tahkîri Meselesi”, TTK Belleten, S 194, 8/1985, s. 319-320. 6 Tansel, agm., s. 322. 7 Köprülü, agm., s. 220-222. 8 Tansel, agm., s. 313-333; Köprülü, agm., s. 195-238. 9 M. Fuad Köprülü (2004), Türk Saz Şairleri, Ankara, 3. bsl., s. 29. 10 Tansel, agm., s. 329. 11 Abdurrahman Güzel (1981), Kaygusuz Abdal, Ankara, s. 220-221. 12 Mine Mengi (1995), Mesihî Dîvânı, Ankara, s. 5. 13 Ali Berat Alptekin, M. Nizameddin Coşkun, Haydar Çetinkaya

(2006), Çıldırlı Âşık Şenlik Divanı, Ankara, s. 196. 14 Alptekin-Coşkun-Çetinkaya, agk., s. 189. 15 Alptekin-Coşkun-Çetinkaya, agk., s. 65, 81, 136. 16 Alptekin-Coşkun-Çetinkaya, agk., s. 281. 17 Alptekin-Coşkun-Çetinkaya, agk., s. 839-840. 18 Alptekin-Coşkun-Çetinkaya, agk., s. 571. 19 Mehmet Gökalp (1989), Artvin Saz Şairleri, İstanbul, s. 20. 20 Kemal Deniz, Ramazan Çiftlikçi (2010), Hekimhanlı Âşık Sadık Baba, s. 220. 21 Abdulkadir Erkal (2012), Âşık Sümmânî Divanı, Ankara, s. 162. 22 Sabri Özcan San (1987), Âşık Hicranî, Ankara, s. 100. 23 San, agk., s. 111. 24 İrfan Ü. Nasrattınoğlu (1987), Posoflu Âşık Zülâlî, Ank., s. 154. 25 Şahin Köktürk (2007), Geçiş Sürecinde Bir Âşık Kağızmanlı Cemal

Hoca, Ankara, s. 57, 158 (Şiirlerine değer veren Behçet Kemal Çağlar için yazmış.) 26 Gökalp, agk., s. 152. 27 Ahmet Özdemir (2003), Âşık Sefil Selimi İrfan Okulu, İst., s. 299. 28 Muammer Mete Taşlıova (2012), Âşık Şeref Taşlıova/Hayatı ve Şiirleri, Ankara, s. 267. 29 Taşlıova, age., s. 238.

GECEYİ SEYREDİYORUM Yağmur damlaları konuyor düşlerime cayır cayır. Bir meltem tütüyor burnumda, Nisan yağmurları serpiliyor tomurcuklara. Susuz bir kış akşamına yazdan kalma gündüzler sızıyor, Gece oluyor; ruh, bedeni terk ediyor. Birkaç damla yağmur arta kalan tüm kasveti dağıtıyor, Zühre yıldızı yâri aratmıyor.. Ah yıldızlar! Kanayan yaralara merhem yıldızlar... Kuş tüyü yastıklara hayaller sıkıştırıyorlar Işık oluyorlar, zümrüt misali yağmurla raks ediyorlar Nisan yağmurlarının sesiyle yıkanıyorlar Bir yudum suya bin mana yüklüyorlar Sabah oluyor, Sessizce çekip gidiyorlar... Yağmuru seyrediyorum, Ezan kokulu çehreler geliyor dünyaya, Sessizliğin boşunalığı ıslanıyor nisan yağmurlarıyla. Hayat bu ya, Bereket bir ise bin oluyor her yağmur damlasında. Tenha bir yel ısıtıyor baharları, Çiçekler geliyor dünyaya. Bir heyecan tütüyor ki Sanırsın tüm dünya bayramda. Ne güzel yağıyorsun yosun tutmuş saçlarıma... Manasız bir kıymık batıyor ruhlar âlemine, Karla karışık rüyalar yağıyor. Uçurumlar soğuyor, Uçurumlarda soğuk yangınlar çıkıyor. Rahmet her acının ilacı oluyor. Hoş geldin bahar. Buz tutmuş, Isınmamış, bilakis soğumuş, Kendi yalnızlığında kendiyle kavuşmuş, Kırk yıllık hatırı bir yudum çaya sığdırmış, Ruhlar âleminde kaybolmuş Aşka tutunmuş karanlığımıza hoş geldin. Günümüze geldin, gündüzümüze geldin, Safa geldin... Gamze NİĞDELİOĞLU H iç tereddüt etmeden söylüyorum: Temelini, “yalan”ın teşkil ettiği yeni bir “kültür buhranı” yaşıyoruz. Üzereyiz, yaşayabiliriz falan değil, fiilen yaşıyoruz. Bazen yaşadıklarımızın farkında olamıyoruz ya, bu da o cinsten! Hani, Hayalî’nin “Cihân ârâ cihân içindedür arayı bilmezler/ O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler” dediği gibi yaşadığımız mekânın şartlarını, değerlerini... ölçemiyoruz, bir hengâme içinde boğuluyoruz! Çok sayıda “kültür” tarifi olmasına rağmen ben, bilhassa Prof. Dr. Mümtaz Turhan Hoca’nın tarifini çok beğeniyorum. “Kültür Değişmeleri” adlı çok kıymetli eserinde kültürü şöyle tanımlar: “Kültür bir cemiyetin sahip olduğu maddi ve manevi kıymetlerden teşekkül eden öyle bir bütündür ki cemiyet içinde mevcut her nevi bilgiyi, alâkaları, itiyatları, kıymet ölçülerini, umumi atitüt, görüş ve zihniyet ile her nevi davranış şekillerini içine alır. Bütün bunlar birlikte, o cemiyet mensuplarının ekserisinde müşterek olan ve onu diğer cemiyetlerden ayırt eden hususi bir hayat tarzı temin eder.” Yaşadığınız şehrin hangi sokağında bulunursanız bulununuz, gözlerinizi iyiden iyiye silip etrafınıza bakınız. Bakmanın da yeterli olabileceğini düşünmüyorum. Bir daha, bir daha silip çevrenizi temaşa ediniz. Hiçbir şey fark etmiyorsanız, işte tam da o durumdasınız. Çünkü artık “fark etmek” bu noktada tükenmiştir. Mesela, kulağınıza gelen galiz sözler, size bir şeyler anlatmıyor, sizde bir nefret hissi uyandırmıyor mu? Çocukların ağzından, aklı başında görünümlü sakallı adamların dilinden hatta kadınların dudakları arasından çıkan o sözlere hiç mi şahit olmadınız? İnanın ki o zaman siz, o şehirde yaşamıyorsunuz, demektir! Kimyası bir başka ifadeyle kültür mayası bozulmuş bir cemiyetteki fertlerin artık müşterek unsur olarak bazı kavramlara alışmaya başladığının tescilidir bu! Kültür, Prof. Dr. Mümtaz Turhan Hoca’nın ifadesiyle temel ve yaygın tarif olarak müşterek alışkanlıkları gerektiriyor. Öyleyse o tarifte geçen “maddi ve manevi kıymetlerden teşekkül eden bütün” nerede kaldı/nereye uçtu? Bu bozulma sözle/kelimeyle başlar. Küfürler, kaba şakalarla sürdürülür. Yaygınlaşarak aşağıdan yukarıya ve yukardan da aşağıya doğru merhale merhale yürüyerek kucaklaşır. Bir de bakarsınız ki bir sokak serserisinin söylediği söz bir müdürün, şefin, millet temsilcisinin ağzındadır. Artık “O, onu söylüyorsa doğrudur!” mantığı öne çıkar ve fecaat başlar! Zaten başladı... Hem de çoktandır! Basit bir “sokak ağzı” değil bu! Bizde sokak ağzı, İstanbul külhanbeyinin ağzıdır. Küfürlü değildir. Dobradır, oturaklıdır, dürüsttür! Bir de İstanbul beyefendisinin ağzı vardır ki ondan da bal damlar! Sözünü ettiğim bu kelimeler, ekseriya normal sözlüklerin dışındadır. Artık, kız erkek fark etmez hâle dönüşmektedir. Artık genç ihtiyar fark etmez, durumdadır. Kültür meselesinde benzeşme çok mühimdir. Benzeşme, zaman içinde sözden çıkarak kendine yeni bir yol aramaya başlar. Elbette ki aramakla kalmaz, bulur da! Yani, peşinden tavırlar sökün eder. Hırpani kıyafetler, zaten okullarda uygulanan kılık-kıyafetle kapı aralamış vaziyette. Gençliğin arasına bir giriniz hele. Bakın ki ne sözler ve ne garip hâl ve gidişler var? Kültür buhranının kendini önce sözde gösterdiğini belirttik. Söz şiiri, hikâyeyi, romanı, tiyatroyu, musikiyi... tesir altına alır. Benzeşmeler kimya bozulmasının yayılmasını sağlar. Bir gün gelir ki herkes birbirinde aynı şeyi görmeye başlar. Her şey çok normal gözükür. Aslında her şey, allak bullak olmuştur. Beş altı sene önceki (A)ya, bugün (B) olduğu hâlde yine kültür denmektedir, o kadar! Mesela bunca gasp, cinayet, hırsızlık, soygun, adam kaçırma, kadın cinayetleri, rüşvet iddiaları, hırsızlık, dolandırıcılık... Çocuğunu öldüren anneler, annesini katleden çocuklar; ninesini, dedesini Aksoy, Ömer Asım; Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü 1 Atasözleri Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2010.

Aksoy, Ömer Asım; Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü 2 Deyimler Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2010.

Cebecioğlu, Ethem; Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ağaç Yay., İstanbul, 2009.

Çağbayır, Yaşar; Ötüken Türkçe Sözlük, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2007.

Ergin, Muharrem; Orhun Abideleri, Boğaziçi Yay., İstanbul, 19 Parlatır, İsmail; Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Yargı Yayınları, Ankara, 2006.

TDK, Türkçe Sözlük, Türk Tarih Kurumu Basım Evi, Ankara, 1998.

Tietze, Andreas; Tarihî ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lugatı, Simurg Kitapçılık, İstanbul, 2002.