KUR'AN'DA FİTNE KAVRAMI

Doç. Dr. Mesut ERDAL
4.800

Öz


Doç. Dr. Mesut ERDAL(*)


KUR'AN'DA FİTNE KAVRAMI

Özet

Kur'an'da, önemli anahtar kavramlar vardır. Bu kavramlardan biri de, "fitne"dir. Arapça'da farklı anlamlara gelen bu kavramı biz, Kur'an ayetleri veya Kur'an 'ın bütünlüğü çerçevesinde ele aldık.
Kur'an'da fitne kavramının başlıca şu anlamlara geldiği görülür: Bir kimseyi dininden döndürmek için maddi ve manevi eziyet etmek, sınamak veya imtihan etmek. Fitne kavramı, Allah'a nisbet edildiğin-de imtihan ve sınama; insanlara nisbet edilerek kullanıldığında ise, bir insanı inancından ve dininden döndürmek için işkenceye maruz bı-rakmak anlamıyla karşımıza çıkmaktadır.

Abstract

Holy Kuran has many key concepts. Al-fitna is from those concepts. We studied that concept which has different meanings in point of Kuranic wholeness.
Concept "al-fitna" mostly has following meanings: to torment someone physical or moral to torn from his religion or his religious faith and to examine or try someone. Al-fitna, while related to Allah, means "trying"; related to human beings, means "to torment someone".

Giriş

Fitne kelimesi Arapça'da F-T-N fiil kökünden türetilmiş bir isim-dir. Fitne kelimesinin en eski anlamları, madeni ateşte eritmek, bir in-sana sahip olduğu fikrinden ve dininden döndürmek için eziyet etmek, aklını çelmek veya ayartmak, 'AN' harfiyle kullanıldığı zaman da, ...den vazgeçirmektir. İnsanın içine aşk ateşi düşürdüğü veya gönlünü çelerek mantıklı düşünmesini engellediği için kadına "fettân" denil-miştir. Aynı kelime, kişinin aklını karıştırıp ahlakını bozan ve cezaya çarptırılmasına sebep olan şeytan için, ayrıca zarar verme anlamında hırsız için de kullanılmıştır (1). Kur'an'da ise bu kavram daha çok be-şerî alana yayılarak çok daha farklı anlamlarda ifade edilmiştir. Ancak Seyyid Şerif Cürcâni ve Tehânevî gibi alimler, bu kelimeyi, "gerçek altını hilelisinden ayırt etmek için ateşe tutmak" anlamından hareketle, "insanın iyi veya kötü olduğunun açığa çıkmasına vesile olan şey" di-ye tarif etmişlerdir (2). Böylelikle fitnenin olumlu yanına da dikkat çekmiş olmaktadırlar. Nitekim Kur'an'da bir çok ayette imtihan anla-mında kullanılmış olması da bunu ifade eder.
Fitne kelimesi Kur'an'da otuz dört ayette geçmekte, yirmi altı ayet-te ise türevleri zikredilmektedir. Fitne, bulunduğu ayetlerin bağlamları ya da ayetlerin tefsirlerine ilişkin rivayetler dikkate alınarak farklı an-lamlarla açıklanmıştır: Bunlar, şirk, sapkınlığa götürmek, öldürmek, alıkoymak, mazeret, hüküm ve yargı, günah, hastalık, ibret, ceza, a-zap, yakmak, imtihan ve delirmek (cünûn) şeklinde özetlenebilir (3).
Fitne kavramının kullanım alanı, Kur'an'da, ilk insan Hz.dem'in şeytan tarafından fitneye maruz bırakılmasından başlar (4), diğer pey-gamberler ve tüm insanları ihtiva eden bir sünnetullah (5) olarak niha-yet bulur ve Kur'an'a has yeni bir kavram haline gelir. Bu bağlamda inananlar ile inanmayanlar arasındaki mücadeleler ve inkarcıların müminlere revâ gördüğü işkence ve eziyetler, insanların başlarına ge-len her türlü belâ ve musîbetler, kısaca belirtmek gerekirse insana ya-ratılıştan verilen istidatlar ve sonradan bu istidatlarını işleterek ve ge-liştirerek elde ettiği tüm nimetler birer fitnedir veya imtihan vesilesi-dir. Belirtmemiz gerekir ki, diğer anlamların yanısıra, Kur'an'ın fitne kavramına en çok yüklediği anlam, din ve inanç konusundaki baskı ve işkence olmuştur.

I. FİTNE- DİN HÜRRİYETİ İLİŞKİSİ:

Kur'an'da fitne kavramının söz konusu edildiği ayetlerde en çok dikkat çeken husus, şüphesiz ki, dinî inançlarının gereğini yaşamak isteyen insanlara yapılan şiddet, işkence ve sindirme konularını işle-yen ve bu tür davranışları kınayan pasajlardır. Bu nedenle fitneyi, ön-celikle din ve inanç hürriyetini engelleme bağlamında incelemek ve ortaya koymak istiyoruz:
Din ve inanç hürriyeti herhangi bir dine inanan kişi veya zümrelerin o dinin emirlerini hiçbir engelle karşılaşmadan yerine getirebilme ha-lidir. İnsan hürriyetleri içinde en önemlisi din hürriyetidir. Bu önem onun dayandığı kaynaktan gelmektedir (6).
Fitne ise inanan bir kişinin inancını yaşama özgürlüğüne veya inanç hürriyetine engel olunmasıdır. Başta belirtildiği gibi dininden dön-dürmek için eziyet edilmesidir. Eğer bir ferdin dinini yaşamasına en-gel yoksa fitne de yok demektir. Bu konuya ilişkin olarak İbn Ömer'in tavrı ve fitneye yüklediği anlam da bizim verdiğimiz anlam ile paralel-lik arzeder:
"İbn Ömer'e İbnu'z-Zübeyr Olayı (7) konusunda iki adam gelir ve şöyle derler:
-Gördüğün gibi bir kısım insanlar ayrılığa düştüler. Sen ki Ömer'in oğlu ve Rasulullah'ın arkadaşısın. Dışarıya çıkmana (olaya müdahale etmene) engel olan nedir?
İbn Ömer: Bana engel olan şey, Allah'ın, kardeşimin kanını haram kılmasıdır.
Dediler ki: Allah, "onlarla fitne kalmayıncaya kadar savaşın" bu-yurmadı mı?
İbn Ömer: Bizler fitne kalmayıncaya kadar savaştık ve din Allah'ın oldu. Siz ise fitne olması için ve din de Allah'tan başkasına ait olması için savaşmak istiyorsunuz.'
Diğer bir rivayette ise İbn Ömer'in tavrı yine aynıdır:
Bir adam İbn Ömer'e geldi ve şöyle dedi:
-Ey Ebu Abdurrahman, neden bir sene hacca ve bir sene umreye gi-diyor ve bu arada cihadı terkediyorsun. Halbuki Allah'ın cihada ne kadar teşvik ettiğini de biliyorsun!
İbn Ömer: Ey benim yeğenim, İslam beş esas üzerine kurulmuştur: Allah ve Rasul'üne iman, beş vakit namaz, Ramazan orucu, zekat vermek ve hacca gitmek.
Adam şöyle dedi: Ey Ebu Abdurrahman, Allah'ın kitabında zikret-tiği şu ayetleri dinlemiyor musun? "Eğer inananlardan iki gurup sava-şırlarsa aralarını bulun. Biri diğerine saldırırsa, o saldıranlarla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın" (bkz. 49.Hucurât/ 9) ve "Onlarla fit-ne kalmayıncaya kadar savaşın." (bkz. 2.Bakara/ 193; 8.Enfâl/ 39).
İbn Ömer: Biz bunları Rasulullah zamanında ve müslümanlar henüz az iken ve bir adam dininden dolayı fitneye uğratılırken yaptık. Ada-ma ya öldürür veya işkence ederlerdi. Bu durum müslümanlık çoğa-lıncaya ve fitne kalmayıncaya kadar devam etti..." (8) Görüldüğü üze-re İbn Ömer fitne kavramını aslî anlamına uygun olarak anlamış ve kelimeye tam karşılığını vermiştir.

"Fitne Kalmayıncaya Kadar Savaşmak" Ayetinin Anlamı:

Müfessirlerimiz, "fitne kalmayıncaya ve din tamamıyla Allah'ın o-luncaya kadar savaşın" (9) ayetiyle "dinde zorlama yoktur"(10) ayeti arasında bir uzlaşmazlık olduğu düşüncesiyle iki ayeti telife çalışmış-lardır. Bu bağlamda, dinde zorlama olmayacağını bildiren ayetin sava-şı emreden ayetlerce nesh edildiğini (hükmünün kaldırıldığını) söyle-yenler bile olmuştur (11). Çağdaş müfessirlerimizden Prof. Dr. Sü-leyman Ateş söz konusu ayetleri şöyle uzlaştırmaktadır:
"Müşriklerle savaş fitnenin ortadan kalkması için emredilmiştir. Demek ki, cihadın gayesi vicdanlardan baskıyı kaldırmaktır. "Dinde zorlama yoktur" ayetiyle "fitne kalmayıncaya kadar savaşın" ayeti a-rasında bir aykırılık yoktur. Arabistan müşriklerine din hürriyeti ta-nınmamıştı. Çünkü onlar İslam'ın en büyük düşmanı idiler. Şirk onları İslam'la savaşmağa, İslam'ın serbestçe tebliğine engel olmağa yönel-tiyordu. Onun için Hz. Peygamber bu fitne kaynağını kurutmak iste-miştir. Evet İslam'da ikrah yoktur; fakat, ikrahın olmaması, fitnenin bulunmaması şartına bağlıdır. Fitne yoksa dinde ikrah da yoktur. Fitne varsa din o fitnenin kaldırılmasını emretmektedir." (12) Kısaca ifade etmek gerekirse, "fitne kalmayıncaya kadar savaşmak" ayetinde geçen fitne, dinî hakikatlerin başkalarına tebliğ edilmesini çeşitli yollarla en-gellemek olmalıdır.

A. Fitne ve Ashâbu'l- Uhdûd Kıssası:

Mekke'deki müminlere yapılan eziyetlere mukabil onlara moral vermek ve kendilerinden önceki müminlerin daha şiddetli işkencelere maruz bırakıldıklarını hatırlatmak amacıyla indirilen (13) Ashâb-ı uhdûd kıssası, bize fitne kavramının anlamını daha müşahhas olarak anlatır: "Kahrolsun o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayan Ashâb-ı uhdûd! Hani onlar ateşin başında oturur, müminlere yaptıkla-rını seyrederlerdi. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek Hâkimi, Azîz ve Hamîd olan Allah'a iman etmeleri idi. Allah her şeye şâhiddir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tevbe etmeyenler var ya, işte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var."(14)
"Ashâb-ı Uhdûd" ile ilgili olarak, tefsirlerde birçok rivayetler mev-cuttur. Ancak bunlardan en meşhuru Yemen hükümranlığını ele geçi-ren Zû Nüvâs hakkında olan rivayettir ki, İbn Hişâm söz konusu riva-yeti şöyle kaydeder:
"Zû Nüvâs, askerleriyle birlikte Necran'lı hıristiyanların üzerine yü-rüdü, onları Yahudiliğe davet etti. Onları Yahudilik ile ölüm arasında muhayyer bıraktı ve onlar da ölümü tercih ettiler. Kimisi ateşte yakıl-dı, bazısı kılıçtan geçirildi ve müsleye (15) maruz bırakıldı. Yaklaşık yirmi bin insan katledildi. İşte Allah,bu münasebetle Burûc suresinde-ki ilgili ayetleri (85.Burûc/4-10) ayetlerini inzal buyurdu'(16).

B. Fitne- İbâdet İlişkisi:

"Yeryüzünde sefere çıktığınızda eğer kafirlerin sizi fitneye uğrat-masından korkarsanız namazı kısa tutmanızda bir beis yoktur. Şüphe-siz inkar edenler size apaçık düşmandırlar." (17)
Bu ayet, sefer halinde namazın kısaltılması Sünnet'teki uygulama-larla sabit olan bir konu olduğu halde (18), muhtemelen sünneti des-teklemek amacıyla, tefsirlerde de, sefer halinde namazın kısaltılmasına delil olarak getirilmiştir (19). En uygun yorum şöyle olmalıdır kanaa-tini taşıyoruz:
"Buradaki kısaltmak (kasr) rekatların sayısında değildir. Bu zaten yolcu için genel anlamda verilen bir ruhsattır ve bu ruhsat için fitne korkusu bahis konusu değildir. Ayetteki fitne korkusu halinde verilen yeni ruhsat, yolculuğa çıkan herkes için verilen ruhsat değildir. Bu ruhsat, fitne durumunda, hareketsiz, ruku ve secdesiz durmak ve teşehhüd için oturmamak ve îmâ ile kılmak gibi bizzat namazın niteli-ğindeki bir kısaltmaktır..."(20).
İbn Abbas ve Tâvus'tan gelen rivayette şöyle denilmiştir: "Ayette ifade edilmek istenen kısaltma, namazın sıfatları hususundaki kısalt-madır. Mesela, rükû ve secdeyi terk ederek îmâ ile namaz kılmak, a-yakta değil de binek üzerinde iken namazı eda etmek gibi. Hatta korku halinin dışında yürüyerek namaz kılınamaz iken, korku durumunda yürüyerek dahi namaz kılmak caizdir."(21).
Hülâsa bu ayette namazın kısaltılmasının illeti; fitne, işkence veya öldürülme korkusu ve hoş olmayan durumlarla karşılaşma endişesi gi-bi durumlar olmaktadır. Ancak bu gibi hallerde kullanılacak olan söz konusu ruhsat geçicidir ve korku durumunda söz konusudur.

II. DENEME ANLAMINDA FİTNE

A- Fitne ve İnsanların Başına Gelen İyilik ve Kötülükler:

Allah insana her türlü nimet ve zorluğu onu sınamak amacıyla ver-mektedir. Onu mutlu ve sevinçli kılan güzellikler ve nimetler ve başı-na gelen hastalık, fakirlik gibi musibetler, hep deneme gayesine yöne-liktir. "Her can ölümü tadacaktır. Biz sınamak için gâh şerle, gâh ha-yırla imtihan ederiz, sonunda bize getirileceksiniz."(22) , "Biz mutla-ka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele. Sabırlılar o kimselerdir ki, başlarına musibet geldiğinde 'Biz Allah'a aidiz ve zamanı geldiğinde elbette O'na döneceğiz' derler."(23) ayetleri bu gerçeği ifade eder.
İmtihan unsurlarından biri de yeryüzündeki insanı cezbedici şeyler-dir. Bu zinetli ve sanatlı olan varlıklar da, insanın, üzerinde düşünerek ve Yaratanın rızası istikametinde kullanarak amel etmesi hikmetine binâen yaratılmıştır. "Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zinet kıl-dık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik." (24) Müfessir Kurtubî, ayetteki 'ez-zîne' ifadesini yeryüzünde bulunan her şey olarak tefsir etmiştir. Çünkü Allah'ın ya-rattığı her şey mükemmelliği, sanatı ve yaratılışı bakımından O'na de-lâlet ederler. 7. âyette yer alan 'Hangisinin daha güzel amelde buluna-cağını sınamak için' kısmını tasavvuftaki zühd kavramı ile açıklayan-lar olmuşsa da bu anlam ayeti tam yansıtmamaktadır. Burada 'daha güzel amel'i Allah'ın hoşnutluğuna daha uygun amel şeklinde anla-mak daha uygun görünmektedir.
Allah'ın insanları mal, evlat, mülk, makam, şan ve şöhret gibi konu-larda farklı farklı lütuflarda bulunması da onları denemeye matuftur. Verilen nimetlerin çokluğu nisbetinde imtihan da farklı derecede ola-caktır. "Odur ki sizi dünyada halifeler yapmış ve verdiği nimetlerle sizi denemek için kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Muhakkak ki Rabbin cezalandırmayı dilediğinde işi çarçabuk bitirir ve muhakkak O Ğafûrdur, Rahîmdir." (25)
Kısaca Allah, zengini şükür, fakiri sabır, âlimi de ilmiyle amel edip etmemesi konusunda imtihan etmektedir (26).

B- Fitne- İlim İlişkisi:

Kur'an'da Harut ve Marut adındaki meleklerin insanlara sihir öğre-tirken "Biz bir fitneyiz" anlamının zikredildiği ilgili ayetler (27) de bilginin imtihan aracı olması yönüyle dikkat çekicidir. Hamdi Yazır tefsirinde bu konuyu şöyle izah eder:
"Haddi zatında ilmin hepsi muhteremdir. Ve fakat büyüklüğü nisbetinde ilmi haysiyetle hayru şerre müsaittir. İlim ne kadar hârikaengiz ve ne kadar ince ve yüksek olursa şerr u fitne ihtimali de o nisbette büyük olur. Bundan dolayıdır ki âyât-ı hak olan dîn-i hakkı tarik-i müstakimi isbat ve teyid için Allah tarafından ihsan olunan mu'cizeler, kerametler ve sair ilimler, hikmetler fenler bahane ittihaz edilerek alemde ne kadar küfürler, melanetler neşrolunmuştur ki, bun-ların hepsi küfür ve haram olan sihir cümlesine dahildir. Bu ise ilmin haddizatındaki ilmi haysiyyeti değil, ameli haysiyyetidir. İlimler hüsn-ü isti'mal edilirse zehirlerden deva yapılır; sû-i isti'mal edildiği tak-dirde de, devalardan sümûm (zehirler) istihsal olunur. Hatta bunun i-çin ekser ulemâ-i şeriat gerek bu ayetten ve gerek mutlak ilim hakkın-daki diğer ayetlerden şunu istidlal ve istinbat etmişlerdir: Zatında şer'an haram olan hiçbir ilim yoktur. Hatta şerrinden tevakki için sihri bilmek bile haram değildir. Ancak yapmak haramdır ve hatta küfür-dür." (28)
Gerçekten Yazır'ın da işaret ettiği gibi, bugünün dünyasında bilgili olanlar güçlü, güçlü olanlar da yeryüzüne egemen durumdadırlar. An-cak bu egemen devlet veya devletler bilgilerini insanların zararına ve-ya onlara zulüm etmek tarzında istismar ederlerse, uzun ömürlü ola-mayacakları açıktır. İnsanlık tarihi buna tanık olarak yeter.

C- Fitne- Nifak İlişkisi:

Yüce Allah kâfirleri gafletten uyanıp Kendisine yönelmeleri için (29), mümin olduğunu iddia eden münafıkları da, imanlarında samimi olup olmadıklarını ortaya çıkarmak için imtihanlara tabi tuttuğunu be-yan etmektedir (30).
Meselâ, "Onlar, görmüyorlar mı ki her yıl, bir veya iki kere imtihan ediliyor, çeşitli belalara çarpılıyorlar da yine nifaklarından dönüş yapmıyor, onlar bundan ibret de almıyorlar." (9. Tevbe/126) ayetinde de kastedilen, münafıkların cihad, açlık ve kıtlık gibi şeylerle imtihan edilerek gerçek durumlarının ortaya çıkarılmasıdır (31).
Kur'an münafıkların savaş gibi zor anlarda Hz.Peygamber'e karşı şöyle dediklerini anlatır:
"İçlerinden bazıları: "Bana izin ver, beni fitneye ve isyana düşürme, başımı derde sokma!" der. Bilmiş ol ki, fitneye zaten kendileri düş-müşlerdir. Cehennem elbette kâfirleri her taraftan kuşatacaktır. Sana bir iyilik gelirse üzülürler ve eğer başına bir musibet gelirse içlerin-den, "neyse ki biz tedbirimizi almıştık, siz düşünün" deyip senin başı-na gelen felaketten dolayı keyifli keyifli döner giderler." (32)
Rivayete göre Cedd ibn Kays adlı bir münafık, savaşa gitmemek i-çin, "Ensâr da bilir ki ben, kadınlara düşkün biriyim. Beni (Rum diya-rındaki) Benî Asfar kızlarıyla imtihan etme. Ben sadece malımla sana yardım edeyim, beni bırak." demişti. Yüce Allah ise "asıl onlar bunu söylemekle fitnenin içine düştüler" buyurmuştur. İçine düştükleri fitne ise, harpten geri durmaları ve bu nedenle münafık olduklarının ortaya çıkmasıdır." (33).

D- Fitne ve Rakamlar:

Yüce Allah Kur'an'da zikrettiği bazı rakamları sırf imtihan/fitne amacına yönelik olarak zikrettiğini beyan etmiştir. Mesela şu ayet bu-na en açık örneklik teşkil eder:
"Üzerinde on dokuz görevli vardır. Biz cehennem görevlilerini sa-dece meleklerden kıldık. Onların sayısını da kâfirler için imtihan (fit-ne) sebebi yaptık ki, Ehl-i Kitaptan olanlar Peygamber'e imanda yakîn sahibi olsun, daha keskin inansın müminlerin imanlarındaki yakînleri artsın, Ehl-i Kitap ve müminler tereddüde düşmesinler, kalplerinde hastalık olan münafıklar ile kafirler de neticede: "Allah bu misal ile ne anlatmış olabilir?" desinler. Böylece Allah dilediğini şaşırtır, dilediği-ni doğru yola iletir. Rabbinin ordularını Kendinden başka kimse bilemez. Bu yani Cehennem veya ondan bahseden ayetler, beşere bir öğüt ve uyarıdan başka bir şey değildir." (34).
Kâfirler önyargılı baktıklarından devamlı itiraz edecek hususlar a-rarlar. Bir itiraz noktası bulur bulmaz da o noktaya takılır kalırlar. Böylece imtihanı aşamamış olurlar. Mümin ise tam tersine imtihanlar onun imanının artmasına ve yakininin ziyadeleşmesine vesile olur.

E- Müminlerin Fitne Ve İmtihanının Daha Vurgulu Bir Üslupla İfade Edilmesi:

Yüce Allah Kuran'da kendisine iman edenler için imtihan mesele-sini daha vurgulu biçimde zikretmiştir. Bunun nedeni ve hikmeti şu olmalıdır: Allah, kendisine inananlara hususi bir teveccühü olduğun-dan dolayı fitne ve belalardan korunmalarını daha vurgulu ve tonlu i-fadelerle belirtmiştir. Bu ayetlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
"Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumla-ra maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile "Allah'ın vadettiği nusret ne zaman yetişecek?" diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah'ın yar-dımı yakındır."(35)
Cihad, yani, Allah yolunda maddi-manevi mücadele münafıklar için olduğu gibi müminler için de bir imtihan şeklidir:
"Allah sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırd edip meydana çıkarmadan, kolayca cennete girivereceğinizi mi sandı-nız?"(36). Yine aynı sûrede şöyle buyurulur: "Şu muhakkak ki siz ge-rek mallarınızda gerek canlarınızda imtihana tabi tutulacaksınız. Siz-den önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyanlardan birçok söz işiteceksiniz. Ama siz sabreder ve takva ölçüleri içinde korunursa-nız, muhakkak ki bu davranış yapılacak işlerin en değerlisidir."(37)
Kur'an'da müminler için fitnenin daha vurgulu ifade edilmesinin yanı sıra fitneden korunmak için Allah'a dua etmeleri tavsiye edilmiş-tir. Nitekim, Hz İbrahim'in diliyle Müslümanların fitneden korunmak için şu duayı yapmaları istenmiştir:
"Ey Ulu Rabbimiz! bizi kâfirlere deneme konusu kılma, bizi affet. Çünkü Sen Azîz ve Hakîmsin; mutlak gâlib, tam hüküm ve hikmet sa-hibisin." (38).
Müminlerin kâfirlere deneme konusu (fitne) kılınmasını müfessirler şöyle izah etmişlerdir:
-Kâfirlerin hakim ve galip olup müminleri dinden uzaklaştırmak i-çin baskı ve işkence uygulamaları (39).
-Müminlere galebe sağlamaları sebebiyle kâfirler kendilerini üstün görüp "eğer İslam hak din olsaydı, gerçeklere dayansaydı müslümanlar böyle perişan olmazlardı." diye kendi inkarlarını doğru bulmaları (40).
-Kâfirler baskı sonucunda müminleri tavizlere sevk edip, İslâmî ah-lâk ve faziletlerinden uzaklaştırarak, başkalarına alay konusu yapma-ları (41).

F. Fitnenin Peygamberler Hakkındaki Özel Anlamı:

Kur'an-ı Kerim'de fitne kavramı bazı peygamberler için فتناه yani, "biz onu imtihan ettik" gibi ifadelerle kullanılmış, diğer bazı peygam-berler için ise sadece fitneye konu olan hadiseler zikredilerek, lafzî değil manevî olarak zikredilmiştir.
Meselâ, "Biz Süleyman'ı denemeye tabi tuttuk ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık. Sonra o Allah'a sığınıp tekrar tahtına döndü. Yâ Rabbi! dedi, affet beni ve bana, benden sonra hiç kimseye nasib olma-yacak bir hakimiyet lutfet. Çünkü Sen lütufları son derece bol olan Vehhâbsın!" (42) ayetinde Süleyman (as)'ın imtihanı, "Davud kendi-sini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi." (43) ayetinde Hz Davud'un im-tihanı ve "Kızkardeşin, denizden onu alanların yanına varıp: "Ona ba-kacak birini size buluvereyim mi?" diyordu. Böylece seni annene kavuşturduk ki gözü aydın olsun, üzülmesin. Derken sen büyüdün, bir adam öldürdün de, Seni kederden biz kurtardık. Seni ey Musa, çeşit çeşit imtihanlarla sınayıp yetiştirdik. Bu yüzden de yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da takdirimizle buraya geldin." (44) ayetle-rinde ise Hz Musa'nın imtihan edildiğini anlıyoruz.
Peygamberlerin çeşitli şekillerde imtihanlarından, Allah'ın, görev-lendirmiş olduğu elçilerini her an görüp gözettiği ve onların istikame-tine özel bir önem verdiği de anlaşılmaktadır. Zira peygamberlerin is-tikametli olmaları onların tebliğle yükümlü bulundukları topluma kı-lavuzluk yapmalarının kaçınılmaz şartıdır.

G. Hz.Peygamber'in (As) de Bazen Fitneye Maruz Kalması:

Yahudiler Hz Peygamber'i (as) davasından alıkoymak için çok uğ-raşmışlardır. Nitekim bu durum, Hz. Peygamber'in hem ehli kitap hem de müşrik Araplarla ilişkisi bağlamında onun için bir uyarı niteli-ği taşıyan şu ayette ifadesini bulmuştur:
"Onların aralarında Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmet. Sakın on-ların keyiflerine uyma ve Allah'ın indirdiği hükümlerin bir kısmından seni caydırmalarından sakın." (45)
Bu ayette de fitne ile dini yaşama hürriyeti arasında doğrudan bir i-lişki vardır. Önce ayetin nüzul sebebine bakmak gerekir. Rivayete gö-re Ka'b ibn Esed, İbn Salûbâ, Abdullah ibn Sûriyâ gibi bir kısım Ya-hudi bilginleri, kendi aralarında 'Haydi Muhammed'e gidelim, belki onu dininden döndürürüz' diyerek anlaştılar ve Hz. Peygamber'e (as) geldiler. Dediler ki: Yâ Muhammed! Bilirsin bizler Yahudi bilginleri ve eşrâfındanız. Biz sana tâbi olursak, Yahudi halkı da bize uyar ve bize muhalefet etmezler. Ancak bizimle kavmimiz arasında bir anlaş-mazlık var; senin hakemliğine müracaat edeceğiz, sen de onlara karşı lehimize hüküm vereceksin. Eğer bu işimizi yaparsan sana ittiba eder ve seni tasdik ederiz. Bu teklife Rasûlullah (as) sıcak bakmadı ve he-men akabinde Allah "Allah'ın indirdiği ile hükmet ilh." ayetini inzal buyurdu." (46).
Şayet Hz. Peygamber onların heves ve keyiflerine uysaydı ne olur-du? İlk önce peygamberlik misyonunun ilkelerinden olan doğruluk ve adalete uymamış olurdu. Bu ise onun hem dost hem de düşmanları a-rasında şuyû bulur ve onların güvenlerini kaybetmelerine neden olur-du. Bu güvensizlik ise sadece onun şahsında değil, ona bağlı olan müminler içinde de yayılır ve İslamiyet marjinalleşmeye ve en sonun-da silinmeye mahkum olurdu. Bu arada samimi müminlere yapılan baskılar artar ve onların dini yaşamaları engellenmeye çalışılırdı. Ama Allah'ın Rasulü hak ve adaletten taviz vermediği ve onların süslü va-atlerine kanmadığı için netice farklı olmuş ve girdiği kutsal mücadele-yi ömrünün sonuna kadar Allah'ın yardımıyla başarıyla tamamlamış-tır.

III. KÜFÜR FİTNESİ VE HİRETTEKİ KIBETİ

Kur'an-ı Kerim, dünyada müminlere inançlarından dolayı işkence eden insanlara ahirette, "tadın fitnenizi" diye hitab edecektir.
"O gün onların ateş üzerinde fokurdayacakları gündür! Onlara, "ta-dın bakalım fitnenizi!, işte bu, gelmesi için can attığınız azab!" deni-lir." (47)
Kâfir veya müşriklerin bu şekilde hitaba maruz kalmalarının anla-mı onlara dünyada ettiklerini hatırlatmak ve yaptıklarının karşılıksız kalmadığını îmâ etmek olmalıdır. Çünkü fitne, azab demek olduğu gi-bi azaba sebebiyet veren şey anlamına da gelir. Azaba sebebiyet veren ise küfür ve inkardır. Dünyada Allah'ı inkar etmiş ve bu inkarları se-bebiyle insanlara türlü işkenceler çektirdikleri için azabınızı tadın de-ğil de "fitnenizi tadın diye seslenilecektir (48). Bir diğer yoruma göre burada mecaz olarak küfür için bizzat azap anlamındaki fitne tabiri kullanılmıştır (49).
Kur'an, müşriklerin âhirette yaşayacağı şöyle bir sahne canlandırır: Allah'a ortak koşanlar, o gün gerçekleri bütün yalınlığı ile görünce "Yemin ederiz ey Rabbimiz, biz müşrik olmadık" (50) derler. Ayette geçen لم تكن فتنتهم ifadesini, müfessir lûsî, "Gerçek ortaya çıkıp, herkes Tek ve Kahhâr olan Allah'ın huzuruna vardığı anda onların şirklerinin vardığı son nokta" (51) diye açıklamıştır. Zeccâc da bu a-yette geçen 'fitnetühüm' ifadesini 'iftitân' anlamıyla yorumlamış ve kelimeye aslına uygun olarak, 'fitnelerinin âkibeti' (52) anlamını ver-miştir.

Sonuç

Bu yazıda Kuran'daki fitne kavramını muhtelif yönleriyle incele-meye çalıştık. Din hürriyetinin engellenmesi açısından bu kavramın cihadın en önemli gerekçesi olduğu sonucuna vardık. Yani buna göre cihadın amacı toprak ele geçirmek ve ganimet elde etmek değil, inanç ve din hürriyetini sağlamaktır.
Fitnenin farklı nitelikteki tüm insanlar için söz konusu bir Rabbânî yasa ve sünnetullah olduğunu ortaya koyduk. Buna göre hangi sıfatı taşırsa taşısın, fitne ve imtihan bütün insanlar için söz konusudur. İn-sana verilen tüm maddi ve manevi nimetler birer imtihan vesilesidir. Bu imtihanın neticesi de Allah'ın rızasını ya da gazabını elde etmek, diğer bir ifadeyle, ya ebedî saâdet veya ebedî bedbahtlıktır.

--------------------------------------------------------------------------------

(*) Dicle Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
(1)İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhâh, F-T-N mad., VI/ 2175; Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât fî Ğarîbi'l- Kur'an, F-T-N mad., s. 559; Fîrûzâbâdî, el-Kâmûsu'l- Muhît, F-T-N mad., IV/ 360; İbn Manzûr, Lisânu'l- Arab, F-T-N mad., XIII/ 317.
(2) Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Kitâbu't- Ta'rîfât, s. 165; Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l- Fünûn, II/ 1156.
(3)Suyuti, el-İtkân fi Ulûmi'l- Kur'an, I/ 186.
(4)7.A'râf/ 27: "Ey dem'in evlatları! Şeytan, edep yerlerini açığa çıkarmak için, babanızla ana-nızın üzerlerindeki elbiselerini çıkarttırmak suretiyle onları cennetten uzaklaştırdığı gibi, sakın sizi de belâya/ fitneye uğratmasın."
(5)"Sünnetullah, Allah'ın tarihte beşerin davranış ve fiilerine karşı muamele tarzıdır. Allah'ın bu muamele tarzı insanların Allah'ın yasalarına ve peygamberlerine karşı tutumlarına binaen gerçekleşir." Abdulkerim Zeydân, es-Sünenü'l- İlâhiyye fi'l- Ümem ve'l- Cemâât ve'l- Efrâd fi'ş- Şerîati'l- İslâmiyye, s. 13. Bu konuda detaylı bilgi için ayrıca bkz. Ömer Özsoy, Sünnetullah, Fecr Yay., Ankara, 1994.
(6)Necati Öner İnsan Hürriyeti, s. 80.
(7)Bundan kasıt, Abdullah ibn Zübeyr'in Emevî idaresine başkaldırıp dokuz sene boyunca Mek-ke'de halifeliğini ilan etmesi ve en sonunda Haccac tarafından idam edilmesi hadisesidir. Geniş bilgi için bkz. Suyûtî, Târîhu'l- Hulefâ, Mısır, 1952, s. 211 vd.
(8)İbn Kesir, Tefsiru'l- Kur'ani'l- Azim, I/ 229-230
(9)8. Enfâl/39. Ayrıca bkz. 9. Tevbe/5-11
(10)2.Bakara/ 256.
(11)Bkz. lûsî, Rûhu'l-Meânî, III/ 13.
(12)Ateş, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, I/ 455.
(13)Beydâvî, Envâru't- Tenzîl, V/ 472. Krş. Ebussuûd, IX/ 135.
(14)85.Burûc/ 4-10.
(15) "Müsle" kelimesi, Arapça'da, ibretlik ceza vermek anlamına gelir. Bkz. İbn Manzûr, Lisânu'l- Arab, M-S-L mad. XI/ 615.
(16)İbn Hişâm, es-Sîretü'n- Nebeviyye, I/ 25.
(17)4.Nisâ/101.
(18)Ebussuûd, İrşâdü'l- Akli's- Selîm, II/ 225.
(19)Suyûtî, Ed-Dürrü'l- Mensûr, II/ 655; Seâlibî, el-Cevâhiru'l- Hisân fî Tefsîri'l- Kur'an, I/ 408; Beğavî, Meâlimü't- Tenzîl, I/ 471.
(20)Seyyid Kutub, fî Zilâli'l-Kur'an, II/ 747. Bu ayetteki namaz bir sonraki korku na-mazı ile karıştırılmamalıdır. Zira korku namazı savaş esnasında sıcak çatışmanın olmaması durumunda kılınan bir namazdır. Sıcak çatışma varsa farz namazlar Hendek savaşında olduğu gibi kazaya bırakılır. Korku namazı sünnet olarak ka-bul edilir; ancak bu sünnetin Hz.Peygamber'in şahsına mahsus olup olmadığı ise tartışmalıdır. Geniş bilgi için Bkz. Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu'l- İslâmî ve Edilletuh, II,431 vd.
(21), Ebû Bekr el-Cassâs , Ahkâmu'l- Kur'an, III/ 229.
(22)21. Enbiya/ 35.
(23)2. Bakara/155-156.
(24)18.Kehf/6-7.
(25)6. En'âm/165. Mal ve evlatların da birer imtihan vesilesi olduğunu bildiren ayet: 8. Enfâl/28. Bu ayetin Hicretin 2. Yılında Bedir gazvesinden sonra nazil olan Enfal suresinde yer alması anlamlıdır; zira ayet, özellikle muhacirler Medine'de eko-nomik durumlarını düzelttikten sonra onların gevşememeleri için bir ikaz niteliği taşır. Ama Mekke döneminin sıkıntılı günlerinde aynı konuyu ele alan şu ayette ise mümin ya da müşrik olsun insana hitab edilmekte ve mal ve mülkü verenin Allah olduğu vurgulanarak müminlere de tevhid dersi verilmek istenmektedir: "İnsanın başı derde girdi mi, Bize yalvarır, ama sonra tarafımızdan nimet verin-ce: "Ben bilgi ve becerim sayesinde bu serveti elde ettim" der. Hayır! Bu bir im-tihandır, ama çokları bunu anlamazlar." (39.Zümer/ 49)
(26)Bkz. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l- Kuran, VII/ 158.
(27)2. Bakara/ 102.
(28)Yazır, Elmalı'lı Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, I/ 447.
(29)6. En'âm/ 42-43
(30)7. A'râf/ 94-95.
(31)Taberî, Câmiu'l- Beyân, XI/ 73; İbnu Atıyye, el-Muharraru'l- Vecîz fî Tefsîri'l- Kitâbi'l- Azîz, II/ 99; Beydâvî, Envâru't- Tenzîl, III/ 181; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l- Kur'an, VIII/ 299.
(32)9.Tevbe/ 49-50.
(33)Beydâvî, Envâru't- Tenzîl, III/ 150. Krş. San'ânî, Abdurrezzâk ibn Hemmâm, Tefsîru'l- Kur'an, II/ 277.
(34)74.Müddessir/ 30-31.
(35)2.Bakara/ 214. Rivayete göre bu ayet Muhâcir müslümanları teselli etmek ama-cıyla nâzil olmuştur. Bkz. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l- Kur'an, III/ 34.
(36)3. l-i İmrân, 142.
(37)3. l-i İmrân, 186.
(38)60.Mümtahene/ 5.
(39)Seâlibî, el-Cevâhiru'l- Hisân, IV/ 292.
(40)Taberî, Câmiu'l- Beyân, XXVIII/ 64; Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l- Kur'an, XVIII/ 57; Suyûtî, ed-Dürrü'l- Mensûr, VIII/ 129.
(41)Yıldırım, Suat, Kur'ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, s. 548.
(42)38. Sâd/ 34-35.
(43)38. Sâd/ 24.
(44)20. Tâhâ/ 40.
(45)5. Mâide/ 49.
(46)İbn Kesîr, Tefsîru'l- Kur'ani'l- Azîm, III/ 122.
(47)51.Zâriyat/ 13-14.
(48)İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Tibyân fî Aksâmi'l- Kur'an, s. 182.
(49)lûsî, Rûhu'l- Meânî, XXVII/ 7.
(50)6.En'âm/ 23.
(51)lûsî, Rûhu'l- Meânî, VII/ 140.
(52)İbnü'l- Cevzî, Zâdü'l- Mesîr, III/ 16.

---------------------------------------------------------------------------------------

KAYNAKLAR
LÛSÎ, Ebu'l- Fadl Mahmûd, Rûhu'l- Meânî fî tefsîri'l- Kur'âni'l- Azîm ve's- seb'il- mesânî, I-XXX, Dâru ihyâi't- türâsi'l- arabî, Beyrut, Ts.
ATEŞ, Süleyman, Yüce Kur'an'ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neş-riyat, İstanbul, 1988.
BEYDVÎ, Nasıruddin Ahmed ibn Ömer (H. 791), Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't- Te'vîl, Dâru'l- fikr, Beyrut, 1996.
CASSS, Ebû Bekr (H. 370), Ahkâmu'l- Kur'an, I-V, Tah: M.Sâdık Kumhâvî, Dâru ihyâi't- türâsi'l- arabî, Beyrut, 1405.
CEVHERÎ, İsmail b. Hammad, es-Sıhah, (Tah: A. A. Attar) Daru'l-ilm li'l-Melayin, Beyrut, 1990.
CÜRCNÎ, Seyyid Şerîf (816/ 1413), Kitâbu't- Ta'rîfât, Dâru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut, 1988.
EBUSSUÛD, Muhammed ibn Muhammed el-İmâdî (H. 951), İrşâdu'l- akli's- selîm ilâ mezâye'l- Kur'âni'l- Kerîm, I-IX, Dâru İhyâi't- Türâsi'l- Arabî, Beyrut, Ts.
FÎRÛZBDİ, el-Kâmûsu'l- Muhît , Dâru ihyâi't- türâsi'l-arabi, Beyrut 1990.
İBN ATIYYE, el-Muharraru'l- Vecîz fî Tefsîri'l- Kitâbi'l- Azîz, Bey-rut 1993.
İBN HİŞM, (H. 218), es-Sîratü'n- Nebeviyye, I-II, Dâru'l- Fikr, 1. basım, Tah: Süheyl Zekâr, Beyrut, 1992.
İBNU'L- CEVZÎ, Ebu'l- Ferec Abdurrahmân ibn Ali (H. 597), Zâdu'l- mesîr fî ilmi't- tefsîr, I-IX, 3. basım, el-Mektebu'l- İslâmî, Beyrut, 1404.
İBN KAYYİM EL-CEVZİYYE, et-Tibyân fî Aksâmi'l- Kur'an, Dâru'l- Fikr, Ts., Ys.
İBN KESİR, Ebu'l- Fidâ, Tefsîru'l- Kur'âni'l- Azîm, I-IV, Dâru'l- Fikr, Beyrut, 1401.
İBN MANZÛR, Lisânu'l- Arab, I-XV, Dâru Sâdır, 1. basım, Beyrut, Ts.
KURTUBÎ, Ebû Abdullah (H. 671), el-Câmiu li ahkâmi'l- Kur'ân, Tah: Ahmed Abdulalîm el-Berdûnî, I-XX, 2. basım, Dâru'ş- Şa'b, Kahire, 1372.
NESEFÎ, Ebu'l- Berekât, Medârukü't- Tenzîl, I-IV, Ts., Ys.
SELİBÎ, Abdurrahmân ibn Muhammed, el-Ce vâhiru'l- Hisân fî Tefsîri'l-Kur'ân, Müessesetü'l- A'lâ li'l- matbûât, Beyrut, Ts.
SUYÛTÎ, Celâleddîn (H.911), ed-Dürrü'l- mensûr fi't- tefsîri bi'l- me'sûr, I-VIII, Dâru'l- fikr, Beyrut, 1993.
--------------Târîhu'l- Hulefâ, Mısır, 1952.
TABERÎ, Muhammed ibn Cerîr (H. 310), Câmiu'l- beyân an te'vîli âyi'l- Kur'ân, I-XXX, Dâru'l- Fikr, Beyrut, 1405.
ÖNER, Necati, İnsan Hürriyeti, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1990.
ÖZSOY, Ömer, Sünnetullah, Fecr yay., Ankara 1994.
RAĞIB EL-ISFAHNÎ, Huseyn ibn Muhammed, el-Müfredât fî ğarîbi'l- Kur'an, Kahraman Neş., İstanbul, 1986.
SAN'NÎ, Abdurrezzâk ibn Hemmâm (H. 211), Tefsîru'l- Kur'an I-II, Mektebetü'r- Rüşd, Riyad, 1410.
SEYYİD KUTUB, Fî Zılâli'l-Kur'an, Dâru'ş- şurûk, Kahire 1988.
SUYÛTÎ, el-İtkân fî Ulûmi'l- Kur'an, Kahraman neşriyat, İstanbul 1978.
-----------,Târîhu'l- Hulefâ, Mısır, 1952.
TEHNEVÎ, Muhammed Ali ibn Ali (M.1745), Keşşâfu Istılâhâti'l- Fünûn, I-II, Dâru Kahraman, İstanbul, 1984.
YAZIR, Elmalı'lı Hamdi, Hak Dini Kur'an Dili, Eser neşriyat, İstan-bul, Tarihsiz.
YILDIRIM, Suat, Kuran-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, İstanbul 1998.
ZEYDAN, Abdulkerim, es-Sünenü'l- İlâhiyye fi'l- Ümem ve'l- Ce-mâât ve'l- Efrâd fi'ş- Şerîati'l- İslâmiyye, Müessesetü'r- Risâle, Beyrut 1993.
ZUHAYLÎ, Vehbe, el-Fıkhu'l- İslâmî ve Edilletuh, Beyrut 1989.